JURNAL.NET - Meslekiçi Haberleşme Sitesi

Jurnal.net - Araştırma

 

 

Televizyonda Şiddetle Karışık; Sevgisizlik,
Yoksulluk, Acıma Duygusu...

Dr. Cengiz Özdiker
RTÜK Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanı


Merhum Yazar, Kemalettin Tuğcu’nun çocuk kitapları serisinden okuduğunuz kitap var mı? "Bazı kimselere okumadığınız kitabı var mı?" diye sormak daha doğru olur her hâlde. Kemalettin Tuğcu, 1902 yılında doğup, 94 yıl yaşayarak 211 çocuk kitabı yazdı ve birkaç nesil onun eserleriyle çocukluk ve gençlik kişiliğini oluşturdu. Yazar, yaşamın içinde bulunan sevgi, merhamet ve acıma duygusunu hikaye/roman kapsamında çoğunlukla küçük, zavallı, kimsesiz, yetim temalarıyla işleyerek, okuyucunun düşünmesini, eleştirmesini, üzülmesini, sevinmesini ve kıssadan hisse çıkartmasını sağladı...

Ülkemizin sosyal dokusuyla uyumlu, toplum katmanları arasındaki çatışmaları dokunaklı ve sürükleyici bir üslupla yazan Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarından etkilenen bazı yapımcılar, Türk televizyon izleyicilerinin yerli drama sevgisini de gözeterek "Üvey Baba" ve "Küçük Besleme" kitaplarını ekrana taşıdılar. Anlaşılan o ki, bu dramalar insani duyguların sınırını zorlayarak biraz da reyting alınca uzadıkça uzuyor. İnsan, Tuğcu’yu kısmen okuyup, bu dizilere de çocuğunu televizyonun olumsuz etkilerinden korumaya çalışan bir ailenin babası olarak göz atmak durumunda olunca, yazarın kitaplarının dramalaştırılarak ekranlara taşınmasındaki kalite sınırı ne olmalı, bu diziler ne denli özgün? Reyting uğruna sürekli yapılan eklemeler toplumu nasıl etkiliyor? gibi gerçekleri sorgulama ihtiyacı hissediyor.

Televizyonda şiddet, sevgisizlik, yoksulluk ve benzeri temalar sadece Kemalettin Tuğcu’nun eserlerinden uyarlanan dizi filmlerde mi işleniyor? Elbette ki değil. Çok sayıda film, dizi film ve haberlerde de şiddet ve diğer unsurların sıklıkla kullanılmakta olduğu ortada. Özellikle Pokemon gibi çizgi filmlerde kullanılan bu tür unsurların, çocukların üzerinde ne denli onarılmaz etkiler bıraktığı da, bazı çocukların ölümüne dek varan olaylarla yaşayarak görüldü. Ancak Tuğcu’nun eserlerinde, bu temaların daha sıklıkla ve daha ağırlıklı olarak işlendiği de görülüyor. Bu nedenle, Tuğcu’nun eserlerini ve bunlardan reytingi en fazla olan “Üvey Baba” dizisi, bu incelemeye konu olarak seçilmiştir.

Reyting bakımından başarılı yapımın yönetmen ve oyuncularının da kayda değer performans sergilediği Üvey Baba dizisi, 3 yıldır oynuyor ve yazı kaleme alınırken 108. bölüm ekrana geldi. AGB Ölçümü Tele Barometre'de 30 Nisan 2001 tarihinde ilk yüz program içerisinde ikinci sırada 9.40 reyting, 22.50 share aldı. Aynı yazarın “Küçük Besleme” Dizisi de 77. bölümü ile ekranlarda. Televizyonda Şiddetle karışık sevgi, merhamet, yoksulluk ve acıma duygusu. Temel karakterleri küçük, zavallı, kimsesiz, yetim çocuklar ile kötü, acımasız, insanlık dışı davranış sahibi büyükler...

"Üvey Baba”daki ana karakterler (oyuncular) değerlendirildiğinde; Şemsi İnkaya’nın (Halil Güneşli), “hayatının rolü” olarak nitelendirilen; kendisiyle barışık olmayan, dayakçı, sadist, küfürbaz, içki ve kumar düşkünü, kötü insan rolü önem kazanmaktadır. Dizinin diğer ana karakteri Küçük Lâmia’nın ise sürekli tartaklanan, ezilen, insanlık dışı davranılan talihsiz, merhametli, sevgi ve şefkate muhtaç, altın kalpli küçük kız hâliyle bütünlendiği görülmektedir. Evin annesi Sabriye, kadınlık onuru sürekli baskı altında tutulan, evden dışlanan ve her türlü şiddete maruz kalan, ama hayata sevgiyle bakabilen, üvey anne olmasına rağmen çocukları seven, Halil’in baskısından korumaya çalışan, çocuklar ve Halil arasında kalan, şefkatli iyi bir insan iken, üvey kız ve abla Semiha ise, babasıyla ve üvey kardeşi Lâmia ile sürekli kavgalı, gözü dışarıda, hırslı, acımasız, açgözlü, sorunlu, ukalâ bir genç kız karakterini başarıyla işlemektedir.

Oyunun ana karakterlerinden Küçük Lâmia’nın gerek üvey baba; Halil Güneşli’den ve gerekse üvey ablası Semiha’dan sürekli uğradığı bedensel şiddet (dayak, itme, tekmeleme, vurma, el-ayak kaldırma, vs.) ve sözel şiddet (bağırma, küfür etme, tersleme, vs.) yanında sürekli aşağılanma, açlık ve ölüm tehdidiyle birleştiğinde müthiş bir sonuç ortaya çıkıyor. (İlgilenenler ve araştırmacılar için Üvey Baba dizisinin yapım ve oyuncu kadrosuyla, basın tanıtım bilgileri son bölümler için ek 3’de verilmiştir.)

Anakarakter “Kötülükler Kralı Halil”, dizi boyunca, sürekli karşısındakine saldırma., vurma, şiddet uygulama eğilimi içerisinde sık sık Lamia’yı öldürmek istemekte, kana susamış bir hâlde kızın peşine düşmekte, Lamia kaçmakta, o kovalamaktadır... Öfkeden deliye dönen Halil öfkesini ailesinden çıkarmakta, herkese adetâ kan kusturmakta, Lamia’yı önce kıyasıya dövmekte, sonra saçlarını kesmektedir. Ayrıca, aykırı kişiliğiyle Halil; karakolun önünde rakı içmek, kumarhaneye, pavyona gitmek, polisi atlatmak vs, gibi aksiyonların adamı olarak izleyicilere baştan sona aşırı bir gerilim, korku, kaygı vermektedir.

Bu dizinin, etkisinde kalabilecek olan ve gerçek hayatta “Üvey baba-anne-çocuk ilişkisi” içerisinde bulunan kimselerin de olumsuz etkileneceği söylenebilir. Çocukların duygularına, davranışlarına zarar veren televizyondaki bazı dizi filmlerin aynı zamanda aile ve çocuk ilişkisini de olumsuz etkilediği bilinmektedir. Kaldı ki, bir de aile yapısında farklılık bulunan çocukların gereksinimleri (öksüz veya yetim, anne babası hayatta olmayan veya sokakta yaşayan veya çalışan çocuklar gibi) aradıkları psiko-sosyal ve kültürel destekler gelişim sürecinde diğer akranlarına göre başkalıklar gösterir. “Üvey Baba” dizisinin kamunun koruması altına alınmış, yetiştirme yurtlarında barındırılan çocuk ve gençlerin, aile ortamı özlem ve beklentileriyle örtüşmediği ve ülkemizin toplumsal bir yarası haline gelen “sokak çocukları” olgusu ile onların içinde bulundukları fizyolojik ve psikolojik duruma olumlu ve olumsuz etkileri olabileceği de ayrı bir araştırma konusudur.

Kaldı ki, televizyonlarımızda ana haberlerde de gördüğü insanlık dışı şiddet ve yediği dayaktan dolayı hastaneye kaldırılan, anlamsız bir biçimde şiddete maruz kalan, “Üvey annesi veya üvey babası dövdü, sövdü, evden attı...” gibi haberlerle, sosyal bir yara haline gelen sahipsiz “tinerci çocukların” sokak yaşantılarına da rastlanmaktadır. Modern bir toplumun kabul edemeyeceği ölçüdeki bu yayınlar, insanlık dışı bu tür davranış sahiplerinin gerçek hayattaki varlığı ve bunların ekranlara taşınmasının ilgililere verdiği mesaj kadar, “korunmaya muhtaç” çocukların durumu bakımından da çok önemlidir.

Hayatının en hızlı gelişim gösteren ve etkilenmeye en çok açık ilk yıllarını yaşayan çocuklar Türkiye nüfusu içinde önemli bir yer tutmaktadır. Çocukluğun ilk yılları, kişinin yetişkinliğinde ulaşacağı bedensel ve zihinsel düzeyi saptayan, ruhsal ve toplumsal olgunlaşmasını biçimlendiren kritik yıllar olup, erken çocukluk yıllarında sağlıklı büyüme ve psiko-sosyal gelişim, geniş ölçüde çocuğun sosyal çevresiyle birlikte yaşadıklarına bağlıdır.

RTÜK Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanlığı’nca Türkiye genelinde 22 İl ve 7 coğrafi bölgede 6.614 kişiyle yapılan bir araştırmaya göre; çocuklar günde ortalama 3.42 saat süreyle televizyon izlemektedirler. Televizyon izleyen çocukların toplumsal sorun ve felaketlerin olduğu süreçte (deprem, yangın, sel, terör ve önemli ekonomik krizler, gibi.) sürekli açık ekranlarla daha yoğun buluştukları, yaşananların anında takibi nedeniyle sürekli açık ekranlardaki karmaşaya bırakıldıkları, özellikle 0-6 yaş grubu henüz sosyal çevreyle bağı olmayan ve ev yaşantısı içinde kalan çocukların pek çoğunun sabahtan akşama kadar televizyonun sesi ve görüntüsüyle içiçe olduğu bilinmektedir. Araştırmada çocukların, yüzde 68.23’ünün günde ortalama üç saatten fazla, yüzde 26.39’unun ise beş saatten fazla süreyle televizyon izlediği ortaya çıkmıştır.

Televizyon, çocukların dimağlarına şekil veren başlıca güçtür. Ana-baba veya öğretmenden daha önemli sayılan televizyon günlük yaşamın vazgeçilmez öğesi olup, ortak etkinlik olarak aile yaşamına girip, çocuk ve aile ilişkilerinde çok önemsediğimiz teke tek ilişkiyi yok etmektedir. Televizyondaki korkunç görüntülere, korkuya ve saldırgan temalara yer veren, estetikten yoksun sahnelerin çocuklara verdiği zararlar şu bakımlardan incelenmelidir:

- Başkalarına ve kendilerine yönelik olarak saldırganlık dürtüleri verilmesi ve çok yönlü korku uyandırması,

- Kızgınlık ve öfkenin yanlış yönde yapay ve yıkıcı olarak ifade edilmesi ve gücün yanlış yollardan ifade edilmesine örnek olunması,

- Anne baba çocuk ilişkisindeki iletişimsizliğe temel hazırlama, iletişimin kalitesinin bozulmasına yol açılması, aile içi iletimsizliğin çocuğu bu filmleri izlemeye yöneltmesi,

- İletişim, paylaşım, kitap okuma, tek başına oyun oynama ve kurma gibi alışkanlıkların bozulmasına yol açılması.

“Üvey Baba” dizisinde yaşanan sorunların gerçek anlamda dile getirilmesi ve açığa vurulması eksik olduğundan korku uyandıran durumu sorgulamak, bir çözüm sağlamayacaktır. Küçük izleyiciler veya dizinin etkisinde kalanlar, özellikle kendine güvensiz, olaylar karşısında çaresizlik yaşayan, anne ve babası ile duygusal bir ilişki kurabilmek amacıyla bu dizi film kanalıyla korkularını yapay bir araç olarak kullanabilirler. Olumsuz görüntü ve modellerin yol açtığı saldırganlık ve korku gibi duyguların olumlu bir yöne kanalize edilmesi konusunda anne ve babalar pek çok güçlük yaşamaktadırlar.

“Üvey Baba” dizisinde ayrıca mafya(!) tiplemeleri (Hanımağasıyla, Adnan Beyiyle, Celal Ağasıyla) sürekli karakterler ve mafya özentisi farklı tiplemelerle, (örneğin, haksızın yanında, sempatik, güçlü tip ve davranışlar) bol bol işlenmektedir. Dizide, gayrımeşru hayat tarzı ve haksız kazanç anlayışının sergilendiği mafya olgusu etrafındaki kişiliksiz, para için her şeyi yapabilecek karakterlerin de yer almaları ve gerçek yaşamdan çok uzak olmayan bu yaşam şeklinin, özensiz ve abartılı biçimde işlenmesi, bazı izleyicilerde taklit ve merak eğilimi doğurabilecektir.

Yıllardır yerli ve yabancı sinema filmlerinde işlenen yoğun şiddet unsurlarının televizyona taşınması engellenememekte, son yıllarda yerli yapım ve dramalarda büyük bir çoğunlukla mafya tiplemeleri işlenmektedir. Vizyondaki “Ana, Deli Yürek, Tatlı Kaçıklar, Marziye, Yılan Hikayesi” vd. gibi dizi programlarda esas oyuncu veya onun çevresinde mutlaka bir sözde mafya unsuru bulunduğu da araştırılması gereken ciddi bir olgudur. Sinema filmlerinde Türk Polisini garip elbiseleriyle olduğundan ağır, beceriksiz ve suç işlendikten sonra olay yerine gelen ilginç temalarla işleyen yapımcı, yönetmen ve senaristler, bu kere Mafya(!) tiplemeleriyle şiddet kullanarak tanınan adamın / kadının zayıf, korkak, sinmiş insan karakterleri üzerinde yarattığı etki ve korku hissini işlemektedirler.

Günümüzde pek çok örneği görülen “televizyon yoluyla mafya yaratma, korku salma” propagandasına karşılık, başta yapımcı-yönetmen-senaristler olmak üzere devlet organları ve basın, her türlü denetim mekanizmasını işletmelidirler. Bu öylesine tehlikeli bir olgu haline gelmiştir ki, yasa dışılıklarıyla popüler hale gelmiş, bir tür “yerel güç odağı” görünümü kazanan kişilerin açtığı yol, potansiyel baba veya kabadayı özentilerini uyararak, öne çıkmaya, yasa dışı davranışlara sürükleyebilecektir.

Kaldı ki, RTÜK Yönetmeliklerinde de amir bir çok hükme paralel olarak “Yayınlarda, suç ve toplumsal kurallara aykırı davranışlar, insanları bu tür fiil ve davranışlara özendirici, suç tekniklerini öğretici biçimde verilemez” denilmektedir. Radyo ve Televizyon Yayınları Yayın Esas ve Usulleri Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesi tamamıyla şiddetle ilgili olup, madde aynen şöyledir:

“Şiddete karşı birey ve toplumu duyarsızlaştıran, insanları şiddet kullanmaya yönelten, özendiren yayın yapılamaz. Yayınlarda insanları intihara yönlendirici ya da intihar girişimin- de bulunmaya teşvik edici unsurlara yer verilemez. Haber, haber program ve güncel programlarda şiddet unsuru taşıyan ses ve görüntüler sadece olayın gerektirdiği ölçüde, aşırıya kaçmadan kullanılabilir. Şiddet unsuru ağırlıklı dramatik yapımlar, çocuk ve gençlerin olumsuz etkilenmemeleri için, önceden uygun uyarılarda bulunulması kaydıyla, ancak saat 23.00 ile 05.00 arasında yayınlanabilir. Bu tür programların tanıtım duyurularında şiddet içeren bölümler kullanılamaz ve bu duyurular saat 21.30’dan önce yapılamaz.”

Türkiye’nin de imzaladığı Avrupa Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi’nde televizyon programlarının genel ahlak kuralları ve edebe aykırı olmaması, saldırgan davranışları ve şiddet eylemlerini kışkırtmaması, pornografi içermemesine dair ilkeler yer almıştır. Sözleşmenin ”Yayıncının Sorumlulukları” başlıklı bölümünde 7 inci madde; “Şiddet eğilimini körüklemeyecek veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmayacaktır.” şeklindedir. Aynı doğrultuda, Basın Konseyi’nin belirlediği Basın Meslek İlkelerine göre; “Şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınılır.” (Md:13) Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayınladığı ‘Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde de Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri başlığı altında, “Gazeteci; her türden şiddeti haklı gösteren, özendiren, kışkırtan yayın yapamaz” denilmekte, maalesef gerçekleşmeler, ilke ve öngörülerden farklılık göstermektedir.

Yapılan gözlem ve araştırmalar göstermiştir ki, çocuklar erken yaşlarında şiddet sahnelerini büyülenmiş gibi seyretmektedirler. Çocuklar erken yaşlarda hile, kurnazlık gibi soyut kavramları bilmemektedirler. Ölüm kavramları bile gelişmeyen çocuklar ekranda olup bitenleri masumca seyrederler; gördüklerini eğlendirici, heyecan verici bulurlar. Daha ileri yaşlarda, iyi / kötü kavramlarının oturması, ölümün kavranması, hile, kurnazlık gibi soyut düzeyde anlaşılabilecek şeylerin özümsenmesiyle, çocuğun farklılaştığı bilinmektedir.

Öte yandan, şiddet sahnelerini önceleri büyüleyici bulan çocukların, 16 yaşından başlayarak, bu sahneleri seyretmek istemedikleri, rahatsız oldukları görülmektedir. 5-12 yaş arasının tipik davranışı olan, şiddet sahnelerini oyuncak silahlar, kıyafet ve maskelerle taklit etme de, ortaokulla beraber terk edilmiştir. Bu noktada, televizyondaki şiddet sahnelerini sınıflamak gerekliliği vardır. Ancak bireysel öldürme ve işkence sahnelerinde, çoğunlukla şiddet uygulayanın yüzünde, karakterinde somutlaşan kötülük, hainlik; şiddete mâruz kalanların masumiyeti ve korkuları, şiddete tanık olanların yüzündeki ve davranışlarındaki dehşet, üzüntü ve tiksinme ayrıntılı işlenmektedir. İzleyici, bu duyguları özdeşleşme, yansıtma ve boşalımlarla yaşamaktadır. Kısacası film, dizi ve çizgi filmlerin büyük bir bölümü, şiddeti, onun kötülüğü ve yıkıcılığı ile beraber işlerler. Seyirci, şiddeti, onun uyandırdığı acıyı da yaşayarak algılar. Şiddetin bu denli yoğunlaşması insanın genel yapısına, ruhsal ve düşünsel yüceliğine olumsuzluk vermektedir.

Saldırgan davranışların ve şiddet eylemlerinin uyarıcı nitelik taşıması, engellerin aşılmasında, sorunların çözümünde kullanılması, eylemi yapan insanın haklı olması, ödüllendirilmesi, eleştirilmemesi, kınanmaması, cezalandırılmaması bu tip davranışların ve eylemlerin artmasına, yayılmasına yol açmaktadır. Batılı bireyin, özellikle Amerikalının TV karşısına geçtiği zaman, veya sinemada, sanattan çok heyecan aradığı gözlenmiştir. Ticarî başarı için şirketlerin, yönetmen ve yapımcıların şiddeti ve cinselliği vazgeçilmez bir öğe olarak gördükleri tartışılmaz bir olgudur. Şiddet sahnelerinde duyulan heyecanın çekiciliğini şöyle bir düzenekle açıklamak gündemdedir: Değişen ekonomik şartlar, artan nüfus yoğunluğu, gitgide zorlaşan iş koşullarıyla Batılı birey TV karşısına geçerek boşalmayı tercih etmektedir. İnsanlar gündelik öfkelerini TV’nin karşısında, şiddet sahnelerinde kendileri aktörmüşçesine, özdeşleştikleri kahramanlarla eşduyum halinde boşaltmaktadırlar. Şiddet sahnelerini izleyen birey, öfkelendiği kişinin cezalandırılmasından haz alır. Gündelik öfkelerin somutlaştığı kötü adamlar, hainler, yalancılar, iki yüzlüler ve kanunsuzlar tek tek öldürülmekte, işkence görmektedirler.

Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanlığının ALO RTÜK Değerlendirmelerine göre, “178” özel telefon hattına vatandaşlardan 1998 yılında gelen 22.211 şikayetten 85’i sözel şiddet, 512’si bedensel şiddet, 326’sı toplumda nefret duygularına yol açma, 132’si suç tekniklerini öğretme/özendirme, 280’i toplumun şiddete sevk edilmesi şeklindedir. Vatandaşlar, 1999 yılında bu hatta sadece televizyonlar için 45.982 şikayette bulunmuş ve 251 sözel şiddet, 407 bedensel şiddet, 55 suç tekniklerini öğretme, özendirme, 589 toplumda nefret duygularına yol açma, 503 toplumun şiddete sevk edilmesi, gibi konularda bildirimde bulunmuşlardır. Dizi gösterime girdiğinden bu yana “Üvey Baba” dizisi için gelen şikayetler incelendiğinde:

* Bu programda insanlık adına kötü olan ne varsa işlendiği,

* Aşırı şiddet, sürekli öfke, taciz, çirkin ve ahlâksız söz ve davranışların çok fazla ve abartılı olarak yer aldığı,

* Çaresizlere (özellikle Küçük Lamia’ya) önüne gelenin sözel ve bedensel şiddet uyguladığı,

* Sürekli sigara, alkol ve uyuşturucu kullanımının özendirildiği ve çaresizlikten bağımlılığa yönelişin sergilendiği,

* Allah’a olan inancın sorgulanması, rencide edilmesi gibi pek çok çelişkili duygu ve ifadelerin yoğunlukla kullanıldığına, yönelik ifadeler saptanmıştır.

TV’lerde çok yoğun olarak pompalanan şiddet ve açık-saçıklığın, özellikle gelişmekte olan çocuklarımın üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirdiğimiz değerli Psikolog Doç. Dr. İhsan Dağ (Hacettepe Üniversitesi) şunları söyledi;

“Çocukluğumuzda “bir solukta” okuduğumuz bu eserlerin ana fikirlerini, insanın öğrenme mekanizmalarının işleyişiyle son derece uygun bir biçimde, yani davranış ve sonucu arasında hızlı bağlantı kurmak suretiyle derhal alıyorduk. İyi, çektiği tüm zulümlere rağmen sonuçta daima kazanıyor, zalim ise yaşadığı tüm çekici gelen zevklere rağmen daima kaybediyordu. Biz bu bağlantıyı, kitabın sürükleyiciliğinden de yararlanarak gerçekten bir solukta denebilecek bir zaman kesitinde kitabı bitirerek kolayca görebiliyorduk. Kişilik gelişmemize olumlu katkılarını bu doğamıza uygun öğrenme yaşantılarıyla sağlıyorduk. Bu dizide ve benzerlerinde olan ise bunun tam tersi. 50-60 sayfalık ve bir solukta okunabilen bir kitaptaki kurguyu (şimdilik) 106 haftaya, muhtemelen 106 x 45 dak.= yaklaşık 80 saate yayarsanız ve içini mecburen, saydığınız o kötü modellerin yaptıkları davranışla elde ettikleri kısa vadeli ve çekici olduğu açık yararları çocuklarımızın model almasını engelleyemezsiniz. Çocuğun kendisine sunulan kötü bir modeli benimsememesi için, modelin yaptıklarından dolayı acilen ve gereken ağırlıkta cezasını çektiğini de gözlemlemesi gerekir. Bu bağlantı, bu dizide olduğu gibi aşırı sündürülerek koparılırsa, kişilik gelişimi için doğal olarak model arayışı içinde olan çocuklarımız, yine gayet doğal bir biçimde, kolay elde edilen çekici sonuçların yasadışı olduğunu, toplumun uzun vadedeki yapısına zarar verecek şeyleri özendirdiğini algılayamaz ve benimsemeye başlar. Dahası, yine doğamız gereği hepimizin içinde bir çocuk bulunduğundan, tüm bu melanetler biz yetişkinlerin de (hiç değilse kişilik yapısı görece olarak daha zayıf olanlarımızın) aklını çelebilir. Nitekim, biz yetişkinler arasında da son 10-20 yılda meydana gelen değer yozlaşmasında bu sürecin de etkili olduğu açıktır. Bu konuda belki çok bilimsel araştırmalar yapılmamıştır ama sağduyumuz bunu bağırıyor!..”

Televizyonu aşırı izlemenin fiziksel, duygusal ve ruhsal etkileri yanında çok yönlü mahzurları olduğu öne sürülmektedir. Sağlıklı olmak, salt bedensel sağlıkla değil aynı zamanda ruhsal ve toplumsal sağlıklılıkla ölçülmelidir. Dramalarda işlenegelen abartılı panik, ölüm, yaralanma ve şiddet görüntüleri çocuk ve ergenlerin ruhsal sağlığı üzerine önemli ve unutulmaz etkiler bırakmaktadır. Ekranda şiddeti en acımasız biçimde yaşayan çocukların tüm yaşamlarında unutulamayacak etkiler yaratabilir.

Çocuklarda iz bırakabilecek, aşırı ses ve görüntüler izleme sonrası uyku, iştah sorunları, kaygı bozukluğu, algılama bozuklukları, düşünce ve yargılama karmaşasına neden olarak onların bilişsel (zihinsel), ruhsal ve toplumsal gelişimleri zarar görebilir. Yasalar da, yayın kuruluşlarının "Çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlâki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayın yapmamalarını" öngörmektedir. Yine bir RTÜK araştırmasında, çocukların şiddet içeren görüntülerden fazla etkilendiğini belirten ebeveynlerin yüzdesi 91.8’dir.

Maalesef ülkemizde yoksulluk ve çaresizlik yaygın olarak yaşanmakta, hemen her alanda “şiddet” artarak sürmektedir. Bugünden geleceğe sadece şiddete mâruz kalmış çocuk ve gençler değil, şiddet nedeniyle şoka giren yetişkinlerin de yeniden hayata kazandırılmaları için toplumsal yakınlık ve psikolojik destek gerekmektedir. Üvey Baba benzeri dizi film ve benzer yapımlarla toplum nereye götürülmek isteniyor, özellikle geleceğimizin teminatı olan çocuk ve gençlerimize ne verilmek, ne yapılmak, isteniyor? Sağlıksız yetişecek nesillerle çağdaş dünyanın hangi insanî değerleri yakalanmak isteniyor? sorularına cevap aramamız bir sosyal sorumluluktur.

Televizyoncular izleyicilere faydalı olamayan, onları koruyamayan bir toplumda yeni mağdurlar yaratılmasına araç olmamalıdır. Yayınlarda gösterilecek özen, çocukların zarar görmesini engelleyecek, gelecek zamana yönelecek kızgınlık, öfke patlamaları, saldırganlık ya da psikosomatik etkileri azaltacaktır. Bu, çocukların ruh sağlığı, güven duygusu ve emniyet ihtiyacı açısından çok önemlidir.

“Üvey Baba” dizisinde aile kavramının dışında meşru olmayan yaşantının ön plana çıkardığı kişiliklerle, Fidan, Menekşe gibi “pavyon kadını tiplemeleri”nin ve onların dağınık yaşantılarının ön plâna çıkartıldığı da görülmektedir. Bu konu incelememizde detaylandırılmayacak ancak Türk insanının büyüğü-küçüğü, kadını erkeği ile, mükemmel sağduyuya sahip, yanlışı doğrudan, edepli olanı edepsiz olandan ayırt edebilecek bir yapıya sahip olduğunu söylemekle yetinilecektir.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, 17 Mayıs 1999 tarihinde yayınlanan “Üvey Baba” dizisiyle ilgili İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının, 31 Mayıs 1999 tarihli izleme raporunun incelenmesi sonucunda yayıncı kuruluşa; dizide “çüşş be, kız, ulan, karı, bok, orospu, fahişe, piç kurusu...” gibi argo küfürlü kelimelerin ve tabirlerin yer aldığı konuşmaların sıklıkla ekranda verilmesi nedeniyle, 3984 sayılı kanunun 4’üncü maddesinin (d) bendinde belirlenen “Genel ahlak, toplum huzuru ve Türk aile yapısına” aykırı yayın yapılamayacağına ilişkin yayın ilkesinin ihlal edilmiş olduğu kararını vermiştir.

Üst Kurul kayıtlarında, yayıncı kuruluşun, 9 Şubat 1998 tarihindeki yayından dolayı aynı bend hükmünü ihlal nedeniyle uyarılmış olduğu belirlenmiş, bu itibarla, tekraren ihlal nedeniyle yayının mezkur kanunun, 33’üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki, “ihlalin tekrarlanması halinde, ihlalin ağırlığına göre izin uygulaması bir yıla kadar geçici olarak durdurulur veya yayın izni iptal edilir.” hükmü gereğince, 6 Temmuz 1999 Salı günü saat 00.00’dan başlayarak 1 gün süreyle ve geçici olarak durdurulmasına, Radyo ve Televizyon Yayınları Yayın Esas ve Usulleri Hakkında Yönetmeliğin Ek 2’nci maddesi gereğince yayının durduğu sürece (Yayınımız, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından 17 Mayıs 1999 tarihinde “Üvey Baba” adlı dizinin, 3984 sayılı Kanunun 4/d bendinde belirlenen “Genel ahlak, toplum huzuru ve Türk aile yapısına” aykırı yayın yapılmaması ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle bir gün süreyle geçici olarak durdurulmuştur.) metninin ekranda verilmesi varsa teleteks yayınlarının da bu süre zarfında durdurulmasına karar verilmiştir.

Türk toplumunun her gün saatlerce ekranlardan aile ortamına ve mekânlara sızan bir yığın kan, vahşet, şiddet, tecavüz, sapıklık, iğrençlik ve hayâsızlıktan bıkmışlığını ve bunları izlemenin ne kendine ne de topluma hiçbir şey kazandırmadığını aksine birçok erdem, vefa, fazilet, saygı, sevgi, şefkat ve yardımlaşma duygularını da süratle erittiğinin farkındalığını hemen her zeminde duymak, gözlemek mümkündür. Kamuoyu, bireysel ve toplumsal bakımlardan çağdaşlaşmanın bu yayınları izlemekle olmadığının, aksine bu ekran kirliliğinden uzak kalarak, bilime ve teknolojiye değer vererek, öz benliğimizi yitirmemekle olduğunun bilinciyle aşırı cinsellik ve müstehcenlik içeren yayınlara karşı yüksek bir duyarlılık göstermektedir.

“Üvey Baba” dizisi reyting alınca, dizinin yapımcısı, bölümler arası geçiş yanında yatırım alanını genişletebiliyor. Örneğin, uzun uzun gösterilen Efes Pilsen Bira kutusu görüntüsünün “gizli reklam” koktuğu iddiaları da Alo RTÜK hattına gelen şikayetlerde yer aldı. Televizyon yayınlarında, halkın beğeni ile izlediği yerli dizi ve tiyatrolardaki ana ve yardımcı karakterlerle, ses sanatçılarının alkollü içki ve sigara içerken yoğunlukla gösterilmesi kanun ve yönetmelikler eliyle engellenemediğinden, çocuk ve gençler için özendirici olmaktadır. Oysa, çocuk ve gençler, alkol, sigara, uyuşturucu madde gibi zararlı bağımlılıklara yöneltecek her türlü etkiden korunmalıdır.

Bilindiği gibi 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanunun 22. maddesi, “alkol, tütün ve tütün ürünlerinin reklamlarına izin verilemeyeceğini” hükme bağlamaktadır. 3984 sayılı yasaya dayanılarak çıkarılan 20 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe giren, Radyo ve Televizyon Kuruluşları Reklam Yayın İlkeleri ve Usulleri İle Reklam Gelirleri Üst Kurul Paylarının Ödenmesi Hakkında Yönetmeliğin 13. maddesi de yayıncı “kuruluşların, alkol, alkollü içkiler, sigara ve diğer tütün ürünlerinin reklamlarını yayınlayamayacaklarını” öngörür. Ayrıca, aynı yönetmeliğin 12. maddesi, “reklamı yasaklanan ürün ve hizmetleri üretenlerle, bunların satışı ile iştigal edenlerin program desteklemesinde bulunamayacağını“ hükme bağlar.

Yasalarımız tüketicinin korunması bakımından, gizli reklam ve bilinçaltı reklamı da yasaklamıştır. 3984 sayılı yasanın 20. maddesi, "Reklamların, program hizmetinin diğer unsurlarından açıkça ve kolaylıkla ayırdedilebilecek ve görsel ve işitsel bakımdan ayrılığı fark edecek biçimde düzenlenmesini, bilinçaltı ile algılanan reklamlara izin verilmemesini" hükme bağlar. Radyo ve Televizyon Kuruluşları Reklam Yayın İlkeleri ve Usulleri İle Reklam Gelirleri Üst Kurul Paylarının Ödenmesi Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesine göre de, "Yayınlarda gizli reklam yapılamaz. Programlarda açıkça reklam olduğu belirtilmedikçe ürün veya hizmetler reklam amacını taşıyan şekilde sunulamaz. Çok kısa sürelerle imaj veren, elektronik aygıt veya başka bir araç kullanılarak veya yapılarının ne olduğu konusunu izleyenlerin fark edemeyecekleri veya bilemeyecekleri bir biçime sokarak, bilinçaltıyla algılanmasını sağlayan reklamların yayınlanması yasaktır."

İncelemeye konu olarak Üvey Baba dizisinin seçilmesi ile, herhangi bir dizinin ya da bu dizinin yayınlandığı kuruluşun ön plana çıkarılması, hedef gösterilmesi söz konusu değildir. Bu dizide bahsi geçen olumsuz temalar ağırlıklı olarak işlendiğinden, bir örnek bağlamında ele alınmış ve incelenmiştir. Benzer incelemelerin artmasında ve toplumu yakından ilgilendiren konuların tartışılmasında yarar görülmektedir.

Sonuç olarak, toplumsal yaşamı her açıdan etkilemede önemli bir rol üstlenen, televizyonlar da; her ne şekilde olursa olsun toplumun pozitif değerler üzerine gelişimini sağlamasına katkıda bulunmalı ve insanların ıstırapları, acıları, yaşadıkları felaketler, ölüm anları ve benzeri durumlar duygu sömürüsüne yol açacak, korku yaratacak veya izleyicileri dehşete düşürecek şekilde verilmemeli, halkın ruh sağlığını bozacak yayın yapılmamalıdır. Aile bireyleri, ebeveynler de televizyon yayınlarının olumsuz etkisi konusunda çok dikkatli olmalı, çocuklarının program seçiminde ve izlenen konuların doğru algılanmasında yardımcı olmalıdır. Herkese (başta televizyonculara ve ailelere) ciddi sorumluluklar düşmektedir.
(18 Haziran 2001)