JURNAL.NET - Meslekiçi Haberleşme Sitesi

Jurnal.net - Araştırma

 

 

Televizyonda mafya(!) tiplemeleri

Dr. Cengiz ÖZDİKER*

Anayasamızda basın ve yayımla ilgili hükümler “Basın hürdür, sansür edilemez...” söylemiyle başlamakta olup, başta 3984 Sayılı RTÜK Kanunu ve Basın Kanunu olmak üzere basınla ilgili hukuki düzenlemeler “basın özgürlüğü” nü iddia edildiği gibi sınırlandırmamaktadır.

Ülkemizde basın özgürlüğünün gelişimi ve bu özgürlüğün yerinde kullanımı bakımından yaşanan temel sorun, yayınların (haber ve yorumlar) nitelik ve niceliği, bazı uygulamacıların kural tanımazlığı, diğer bir ifadeyle özdenetim yoksunluğudur. “Basın/ Medya”nın yayınlarında “kamu yararı” nı gözetmesi ve koruması tüm dünyada birey lehine genişleyen düzenlemeler yanında, ulusal ve uluslararası yayıncılık hukuku, yayıncılık geleneği ve etik değerleri bakımından da zorunludur.

Günümüz Türkiyesi’nin ulusal-bölgesel-yerel medyasında etkinlik yönünden televizyonlar (230 kanal) önde gelmekte, daha sonra gazete ve dergiler (3.500 yayın) ile radyolar (1.176 kanal) sayılmaktadır. Sadece televizyon yayıncılığı bakımından etkinliğin kapsamı 65 milyon vatandaş ve hanelerde bulunan 25 milyonu aşkın televizyon ve radyo cihazıyla sunulan yayın ve yayınların etkisi boyutundadır.

Türkiye’de 1990’dan buyana beş yılı gayrı resmi, beş yılı da yasal olmak üzere 10 yıldır özel radyo ve televizyon yayıncılığı yapılmaktadır. Bu süre içerisinde yayıncılığın kendi dinamikleriyle evrimini tamamlamaması, özel yayıncılığın gelişimine paralel hukuki düzenleme arayışlarını hükümetlerin, yayıncıların, akademisyen ve vatandaşların gündemine getirmektedir. RTÜK’ün kurulmasıyla başlayan yayın ilkelerine yönelik uygulamalar ve ihlallere yönelik müeyyideler de sürekli tartışılmaktadır. Bu tartışmalar doğal olup radyo ve televizyon yayıncılığı açısından “düzenleme” ve “denetleme” görevlerini RTÜK’e veren yasa koyucu (TBMM) ve yasayı uygulamakla görevli birimlerin, “yayın ilkeleri”ni, uygulama-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirmesi ve geliştirmesi gerekmektedir. **

Toplumsal yaşamı her açıdan etkilemede önemli bir rol üstlenen televizyon yayınlarında “kamu yararı”nın gözetilmediği, toplum değerleri ve bireysel hakların korunmadığı bir yayın olgusu da Mafya (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğünde ‘Mafya, yasa dışı işlerle uğraşan, zor kullanarak birtakım gizli çıkarlar sağlayan örgüt veya bu örgüte mensup olan kimse’ şeklinde tanımlanmıştır) savunuculuğu ya da sempatizanlığı yapmak, çarpıcı haber niteliğindeki yasadışı olaylarla toplum sağlığı, kişi ve toplumun güvenliği konusunda çelişki yaratmak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Basın yayın yoluyla suç ve toplumsal kurallara aykırı davranışların her ne şekilde olursa olsun övülmesi, basın ya da yayın suçu oluşturduğu gibi suç istatistiklerindeki artışla da paralellik gösterecektir.

Medyanın süregelen önemli sorunlarının başında, ulusal ve evrensel boyutta yazılı ve sözel ilkelere rağmen özdenetim sağlanamaması yanında Medyanın yazılı-görsel-işitsel terminolojisini oluşturamaması gelmektedir. Örneğin, televizyonlar yasadışı faaliyet gösteren ya da kendisini mafya olarak niteleyenlere gereğinden çok fazla, yersiz ve anlaşılmaz bir biçimde yer vermektedir. Ülkemizde “yeraltı ekonomisi”nin büyüklüğünün milli gelirin yüzde 25-30’u dolayında olduğu tahmin edilmekte olup, çıkar amaçlı suç örgütleri ile bu tür yasadışı faaliyetlerin yeşerme ortamı ve hukukun geç tecellisinden kaynaklanan ihkak-ı hak arayışları ayrı bir inceleme konusudur.

Türk Medyası, sıklıkla yasadışılığı ve legal olmayan davranış biçimini haber ve programlardaki “Ünlü Baba”, “Yeraltı dünyasının tanınmış ismi”, “Ünlü Kabadayı”, “Çete reisi”, gibi terim ve tanımlamalarla zımnen övmekte, izleyicilerde korku ve olumsuz uyaran yaratılmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bazı kişiler tanıtılırken “Baba” takıları yetmez gibi bu şahsiyetlerin isimleri başına “Kürt ..., Laz ..., Çerkez ..., Arnavut ..” gibi ırk takıları konulmakta, ya da “Karadenizli, Ankaralı, Oflu, vb.” gibi bölgesel ayırımlara gidilerek “nam” yürütülmektedir.

Sahip olduğu ideolojisiyle anılan “Ülkücü Baba” gibi ideolojik ortak payda da buluşma kadar, ayırım gözetilerek çatışma yaratılmasından fayda umulduğu da bir gerçektir. Pek çok yönden olumsuzluk içeren bu ifadelerin, sadece yayıncılık bakımından değil, toplumsal açıdan da gerekliliği tartışmalıdır. Yasadışı sol örgüt olarak bilinen Dursun Karataş grubu (DHKP-C) nun da tamamıyla çıkar amaçlı suç örgütü konumunda olduğu ve bir tür “tetikçilik” yaptığı öne sürülmektedir.

Yasadışı faaliyet gösterenlerin basın üzerindeki etkisi öyle vahim boyutlara varmıştır ki, bu kişilerin filanca kişiyle falanca yerde yemek yemesinden, nasıl tutuklandıkları, hapishanede nasıl bir lüks yaşam sürdürdükleri ve tahliyelerinde “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganlarıyla onlarca kişiyle karşılanıp, kurbanlar kesildiğine kadar görüntü/yorum/haberler ekranları uzun süre meşgul etmekte, gazetelerde ilk sayfaya yerleşmektedir. Yine bu kişilerin öldürülme biçimi, cenazenin hastaneden nasıl çıkarıldığı, cenazede hangi “ünlü şahsiyet” ve “tanınmış baba”ların bulunduğu veya bunların kızının/oğlunun düğününde dolarların nasıl havaya uçuştuğu, bir çok ciddi ve toplumsal sorundan çok daha fazla, medyada yer kaplamaktadır.

Yıllardır yerli ve yabancı sinema filmlerinde işlenen yoğun şiddet unsurlarının televizyona taşınması engellenememektedir. Son yıllarda yerli yapım ve dramalarda büyük bir çoğunlukla mafya tiplemeleri “Ana, Deli Yürek, Tatlı Kaçıklar, Marziye, Yılan Hikayesi, vd. gibi.” işlenmekte, yeni vizyona girecek programlarda esas oyuncu ya da çevresinde mutlaka bir mafyacı bulundurulmaktadır. Yıllarca, sinema filmlerinde Türk Polisini garip elbiseleriyle olduğundan ağır, beceriksiz ve suç işlendikten sonra olay yerine gelen ilginç temalarla işleyen yapımcı-yönetmen-senaristler, bu kere Mafya (!) tiplemeleriyle şiddet kullanarak tanınan adamın/kadının zayıf, korkak, sinmiş insan karakterleri üzerinde yarattığı etki ve korku hissini işlemektedirler.

Öte yandan, kamuoyu “Onu mermi manyağı yapacağım, öldüreceğim...” ya da tanınmış bir gazeteciye yönelik “Ayaklarından vurmak” gibi tehditleri medyadan izlemiştir. Yasadışı faaliyetlerinden dolayı aranmakta olan, hatta haklarında yargı kararı bulunan kişilerin televizyon ekranlarından ses ve görüntüyle gündemi yönlendirme ve hasım gördüklerine korku salma yöntemleri çok dikkat çekici olup, hafızalarda yer almıştır. “Adam şiddet kullanıyor, devlet birşey yapamıyor” imajı ve “şuyuu vukuundan beter” gerçeğinden hareketle bu davranışların yasadışılığın iş ortamını geliştirdiği ve mafya ekonomisini büyüttüğü gözardı edilmemelidir.

Geçmişte pek çok örneği görülen “basın yoluyla mafya yaratma, korku salma” propagandasına karşılık başta devlet organları ve basın, her türlü denetim mekanizmasını işletmelidir. Bu öylesine tehlikeli bir olgu haline gelmiştir ki, kamuoyuna zorla tanıtılan (sayıları 8-10 kişiyi geçmez), yasadışılıklarıyla popüler hale gelen, bir tür “yerel güç odağı” görünümü kazanan kişilerin açtığı yol, potansiyel baba ya da kabadayı özentilerini uyararak, öne çıkmaya, yasadışı davranışlara sürükleyebilir. Nitekim, sağlıklı bir istatistik yapılsa bu etkileşim ortaya çıkacaktır.

T.C. Anayasası’nın 12’inci maddesinde, herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu hükme bağlanmış ve bu temel hak ve hürriyetlerin ne suretle sınırlanabileceği 13’üncü, kötüye kullanılmaması 14’üncü maddesinde düzenlenmiştir. Organize suç kapsamındaki yasadışı faaliyetler ile basın yoluyla işlenen suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu’nda sayılan hükümler ulaşılan etki bakımından önem kazanmaktadır.

RTÜK Kanunu’nun 4. madde fıkralarında (ı) Yayınlarda adalet ve tarafsızlığa, yasalara saygılı olma esasına, (j) Kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliği taşıyan yayın yasaklarına, (k) Özel amaç ve çıkarlara hizmet eden ve haksız rekabete yol açıcı yayın yapılmaması esasına, (m) “Çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlâkî gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayın yapılmaması esasına” uyulması açıkca belirtilmiştir. Radyo ve Televizyon Yayınları Yayın Esas ve Usulleri Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesi tamamıyla şiddetle ilgili olup, madde aynen şöyledir;

“Şiddete karşı birey ve toplumu duyarsızlaştıran, insanları şiddet kullanmaya yönelten, özendiren yayın yapılamaz. Yayınlarda insanları intihara yönlendirici ya da intihar girişiminde bulunmaya teşvik edici unsurlara yer verilemez. Haber, haber program ve güncel programlarda şiddet unsuru taşıyan ses ve görüntüler sadece olayın gerektirdiği ölçüde, aşırıya kaçmadan kullanılabilir. Şiddet unsuru ağırlıklı dramatik yapımlar, çocuk ve gençlerin olumsuz etkilenmemeleri için, önceden uygun uyarılarda bulunulması kaydıyla, ancak saat 23.00 ile 05.00 arasında yayınlanabilir. Bu tür programların tanıtım duyurularında şiddet içeren bölümler kullanılamaz ve bu duyurular saat 21.30’dan önce yapılamaz.”

RTÜK Yönetmeliklerinde de amir birçok hükme paralel olarak da “Yayınlarda, suç ve toplumsal kurallara aykırı davranışlar, insanları bu tür fiil ve davranışlara özendirici, suç tekniklerini öğretici biçimde verilemez” denilmektedir.

Türkiye’nin de imzaladığı Avrupa Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi’nde televizyon programlarının genel ahlak kuralları ve edebe aykırı olmaması, saldırgan davranışları ve şiddet eylemlerini kışkırtmaması, pornografi içermemesine dair ilkeler yer almıştır. Sözleşmenin ”Yayıncının Sorumlulukları” başlıklı bölümünde 7 inci madde; “Şiddet eğilimini körüklemeyecek veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmayacaktır.” şeklindedir. Aynı doğrultuda, Basın Konseyi’nin belirlediği Basın Meslek İlkelerinde şiddet haberlerini sunarken uyulması gereken şartlar belirtilmektedir. Basın Konseyi ilkelerine göre; “Şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınılır.” (Md:13) Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayınladığı “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” nde de Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri başlığı altında, “Gazeteci; her türden şiddeti haklı gösteren, özendiren, kışkırtan yayın yapamaz” denilmektedir. Maalesef gerçekleşmeler ilke ve öngörülerden çok farklıdır.

RTÜK, Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanlığı’mızca 31 Ocak 1998 Cumartesi-1 Şubat 1998 Pazar günleri Ulusal düzeyde yayın yapan 12 TV Kanalının Anahaber yayınlarıyla ilgili olarak sadece 2 günlük bir dönemi kapsayan; Ulusal Televizyonların Anahaber Bültenleri İçerik Analizi yapılmış ve bu araştırmada ilginç sonuçlara ulaşılmıştır. Ulusal düzeyde yayın yapan 12 televizyon kanalının (11’i özel ve TRT’nin Birinci kanalı) toplam anahaber bülteni süresi 31 Ocak 1998 Cumartesi günü 8 saat 15 dakika 8 saniye olup, bu sürede; 14 Sözel saldırı, 266 bedensel saldırı, 514 devam eden şiddet görüntüsü, 128 ses ile şiddet (silah sesi, ağlama, patlama), 24 hayvanlara yönelik şiddet, 12 işyerinde şiddet, 85 kaza olmak üzere toplam 1.043 adet şiddet unsuru, 1 Şubat 1998 Pazar günü ise 8 saat 39 dakika 25 saniye olup, bu sürede; 5 Sözel saldırı, 232 bedensel saldırı, 722 devam eden şiddet görüntüsü, 149 ses ile şiddet (silah sesi, ağlama, patlama), 8 hayvanlara yönelik şiddet, 6 işyerinde şiddet, 64 kaza olmak üzere toplam 1.186 adet şiddet unsurunun görsel ve işitsel olarak izleyiciye iletildiği belirlenmiştir. Bir anlamda Anahaberlerin izleyicisi terör ve şiddet haberlerinden kaçamamaktadır.

Sadece anahaber bültenlerindeki şiddet türlerinin altbaşlıkları incelendiğinde ağırlıklı olarak şiddet unsurunun, silah görüntüsü (birinci gün 79 / ikinci gün 135 ), trafik kazası, çarpışan taşıtlar (143/47), kan görüntüsü (64/34), ceset görüntüsü (58/49), savaş görüntüsü (67/90), taş ve sopayla vurma (46 /55), yaralı ve acı çeken insan (61/72), tabut görüntüsü (19/63), silah ve patlama sesi (86/92) şeklinde görülmektedir.

Avrupa Sınırötösi Televizyon Sözleşmesi’nde program hizmetlerinin sunuş ve içerik bakınından bütün unsurlarının insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı olması öngörülürken, İngiliz Yayın İlkeleri arasında “Kışkırtıcı, suçu teşvik edici, yerleşmiş düzeni bozabilecek hiç bir program unsuru kabul edilemez” ve “Programlarda suç eylemlerinin hoşgörü ile karşılandığı izlenimi verilmemelidir.” hükümleri bulunmaktadır.

Son yıllarda önemli bir ihtiyaca karşılık çıkartılan ve uygulamada olumlu sonuçlar alınan “Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu”nda; (30.7.1999 tarih ve 4422 sayılı) “çıkar amaçlı suç örgütü” tanımı şöyledir (md:1);

“Doğrudan veya dolaylı biçimde bir kurumun, kuruluşun veya teşebbüsün yönetim ve denetimini ele geçirmek, kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde ihale, imtiyaz ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek, ekonomik faaliyetlerde kartel ve tröst yaratmak, madde ve eşyanın azalmasını ve darlığını, fiyatların düşmesini veya artmasını temin etmek, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamak, seçimlerde oy elde etmek veya seçimleri engellemek maksadıyla zor veya tehdit uygulamak veya kişileri kendilerine tabi kılmaya zorlamak veya mensupları arasında her ne suretle olursa olsun açık veya gizli işbirliği yapmak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücünü kullanarak suç işlemek için örgüt kuranlara veya örgütü yönetenlere veya örgüt adına faaliyette bulunanlara veya bilerek hizmet yüklenenlere sadece bu nedenle üç yıldan altı yıla kadar; örgüte üye olanlara iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Örgüt silahlı ise, yukarıda yazılı hallerde verilecek ceza üçte birden yarıya kadar artırılır. Henüz hiçbir silahlı eyleme teşebbüs edilmemiş olsa bile, silahlar veya patlayıcı maddeler örgütün amaçları doğrultusunda hazırlanmış veya elde bulundurulmuş ise, örgüt silahlı sayılır.

Suç faili, memur veya kamu hizmetiyle görevli kimse ise yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza, yarıdan bir katına kadar artırılır.

Suçun işlenmesine ayrılan veya suçun işlenmesinde kullanılan veya suçtan doğan değer veya ürünlerin veya bunlar yerine geçen şeylerin ve müsaderesi gereken her türlü eşyanın gelirlerinin veya suçtan doğan her türlü yararın Devlete intikaline hükmolunur.

Bu madde hükümleri, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, amaçları yukarıda tanımlanan örgütle aynı olan ve yıldırma veya korkutma veya sindirme gücünü kullanan açık veya gizli örgütlere de uygulanır.

Örgüt mensuplarınca veya örgüt üyesi olmayanlar tarafından birinci fıkrada gösterilen amaçları gerçekleştirmek üzere işlenen suçların ve 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 296’ncı maddesinde öngörülen cürmün cezaları üçte birden yarıya kadar artırılır...”

Aynı maddede bu Kanunda öngörülen suçları işleyen veya örgütlerin eylemlerini, amaçlarını, hedeflerini, bu kişi veya örgütlere haksız çıkar sağlamak veya örgütün korkutma, sindirme, yıldırma gücünü arttırmak amacıyla yazılı, sesli veya görsel yayın araçlarıyla yayımlayan veya her ne suretle olursa olsun propagandasını yapan hakkında iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis ve ... ağır para cezasına hükmolunur. Ayrıca yayın organının faaliyetlerinin bir günden üç güne kadar durdurulmasına karar verilir’ hükmü yer almaktadır.

Emniyet Genel Müdürlüğü, Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi Başkanlığı istatistiklerine göre; Türkiye’de 1999 yılı içerisinde Polis Bölgesinde meydana gelen 393 “organize suç” olayında 2.413 sanık yakalanmış, bu sanıklardan 489’u tutuklanmıştır. Yakalanan sanıklardan 464 adet tabanca, 2 adet kalem tabanca, 17 adet uzun namlulu silah, 52 adet av tüfeği, 12.032 adet fişek, 19 adet gaz tabancası, 18 adet el ve gaz bombası, 2.365 adet çek ve nenet, 8 adet çelik yelek, 10 mt. saniyeli fitil, 10 adet telsiz, 14 adet araç, 12 adet kelepçe, 38 adet delici kesi alet, 5 adet jop, 1 adet megafon, 3 adet dinamit lokumu, 29 adet pasaport, 5 adet hesap cüzdanı, 70 adet sahte kimlik, 20 adet cep telefonu 8 adet plaka ve 1 adet tepe lambası ele geçirilmiştir.

Ülkemizdeki suç istatistiklerinin değişimine doğrudan katkı sağlayabilecek olan televizyon haber ve programlarının önemi ortadadır. Bu tür yayınların en önemli boyutu, Türkiye nüfusu içinde önemli bir yer tutan, yaşamının en hızlı gelişim gösteren ve etkilenmeye en açık ilk yıllarını yaşayan çocuk ve gençlerin -ki RTÜK Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanlığı’nca Türkiye genelinde 6.614 kişiyle yapılan bir araştırmaya göre; çocuklar günde ortalama 3.42 saat televizyon izlemektedir. Normal günlerde, % 68.23’ünün günde ortalama üç saatten fazla, % 26.39’unun ise beş saatten fazla süreyle televizyon izlemektedirler ve anne-babalar çocuklarının TV izleyip-izlememesini ne yazık ki, kontrol edememektedirler- sağlıklı büyüme ve psikososyal gelişimlerine olan etkisidir.

Çocuk ve gençlerin sağlıklı büyüme ve psikososyal gelişimleri geniş ölçüde sosyal çevreyle birlikte yaşananlara bağlı olup, çocuklar başlangıçta sözel şiddeti bir tür davranış biçimi olarak benimsemekte, gelecek yaşamlarında ise bilinç altına yerleş-tirdikleri fiziksel şiddeti uygulamaktadırlar. Sağlıklı olmak salt bedensel sağlıkla değil aynı zamanda ruhsal ve toplumsal sağlıklılıkla ölçülmelidir. Çocuklarda iz bırakabi-lecek, aşırı ses ve görüntüler izleme sonrası uyku, iştah sorunları, aşırı kaygı bozukluğu, algılama bozuklukları, düşünce ve yargılama karmaşasına neden olarak onların bilişsel (zihinsel), ruhsal ve toplumsal gelişimlerine zarar verebilir. RTÜK araştırmasında çocukların şiddet içeren görüntülerden fazla etkilendiği belirten ebeveynlerin yüzdesi 91.8’dir.

Beklentiler kamuoyu oluşturan, ayrıca toplum kültürünü şekillendiren iletişim araçlarının konumunu çok duyarlı kılmakta, zorlaştırmaktadır. Basın, şiddet ve teroriz-min sadece kendisi için yakın getirilerini değil, toplum açısından uzak getirileri de görüp değerlendirebilmeli, haksız ve yanlış yönlendirmelere açık olmamalıdır. Bu duyarlılık verilen haberde haksızlığa uğrayan taraf olduğu görünümünü kazanmaya çalışan için değer taşımaktadır. Yasadışı faaliyette bulunanlar sözlü ya da görüntülü şiddet kullanarak korku yaratma peşinde olduğundan, iletişim araçlarının rolü gözardı edilmemelidir.

Toplum psikolojisinin şekillenmesinde asıl işlevi basın yüklendiğinden yasadışı faaliyet gösterenler planlı olarak basını kullanmaya çalışır. Basın doğası ve yapısı gereği bu etkiye yatkındır. Bazen, televizyon kanallarına çeşitli dokümanlarla, video kasetleri gönderilir. Basın’ın direnci topluma karşı olan sorumluluk duygusu ile güçlenir. Basın, haberi sunuş tarzı ile kendi fikrini ortaya koymaya başlar; yorumu ile yargılar, yönlendirir, hatta bir tarafı suçlayabilir. Olayları geniş ve yaygın psikolojik etkiye kavuşturma, zaman zaman da şiddete döndürme gücündedir. Bu sebeple şiddet, terör ve yasadışı suç ortamında görülebilecek yükseliş ve düşüşlerde basının katkısı ve payı vardır.

Televizyon ekranlarında, şiddeti, terorizmi, yasadışılığı besleyen kaynakların gündem oluşturma gayretlerine, haber ve yorumlarında ilkesizliğe ve şiddet gösterimi ve tanımlamalarına son verilmelidir. Yayınlarda “özdenetim” hassas bir biçimde uygulanmalıdır. Basın, isim yapmak için şiddet ve terörü kullanmak isteyenlere alet olmamalı, topluma ve toplumun geleceğine karşı işlenmiş suçlara istemeden dahi olsa destek vermemelidir.

Zira, kısa vadede toplumların yönetiminde ve yönlendirilmesinde etkili olan; “basın” yasama, yürütme ve yargı güçlerine ilaveten dördüncü kuvvet olarak tanımlanır. Uzun vadede ise, toplumların oluşup gelişmesinde ve yönlendiril-mesinde; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin kullanılma biçimlerinin şekillendirilmesinde geniş anlamda, tek kuvvettir. İşlev ve etki bakımından önemli olan bu toplumsal kurumun, verimli ve etkili olarak çalışabilmesi ile gelişebilmesi için ‘kamu yararı’ ilkesinin büyük bir dikkatle koruması gerekir.

Özetle yayınlarda; suç ve toplumsal kurallara aykırı, insanların ıstırapları, acıları, yaşadıkları felaketler, ölüm anları ve benzeri durumlar duygu sömürü-süne yol açacak, korku yaratacak veya izleyicileri dehşete düşürecek şekilde verilmemeli, halkın ruh sağlığını bozacak yayın yapılmamalıdır. Türkiye, milenyuma girerken tüm kurumlarıyla basın özgürlüğünün genişleyen boyutu kadar televizyon yayınlarının olumlu ve olumsuz sonuçlarını da tartışmalıdır...

__________________________________________________________

* 3984 Sayılı RTÜK Kanunu’na göre başlıca “Yayın İlkeleri” (Md:4); Radyo ve televizyon yayınlarının kamu hizmeti anlayışı içerisinde; (a) Türkiye Cumhuriyetinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, (b) Toplumun millî ve manevî değerlerine, (c) Anayasanın Genel Esaslar kısmında yer alan ilkelere, demokratik kurullara ve kişi haklarına, (d) Genel ahlâk, toplum huzuru ve Türk aile yapısına, (e) Anlatım özgürlüğüne, iletişim ve yayında çoğulculuk esasına, (f) İnsanların ırk, cinsiyet, sosyal sınıf veya dinî inançları dolayısıyla hiç bir şekilde kınanmaması ilkesine, (g) Toplumu şiddet, terör ve etnik ayrımcılığa sevkeden ve toplumda nefret duyguları oluşturacak yayınlara imkân verilmemesi ilkesine, aykırı olmamak ...(h) Türk millî eğitiminin genel amaçlarına, temel ilkelerine ve millî kültürün geliştirilmesi ilkesine, (ı) Yayınlarda adelet ve tarafsızlığa, yasalara saygılı olma esasına, (j) Kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliği taşıyan yayın yasaklarına, (k) Özel amaç ve çıkarlara hizmet eden ve haksız rekabete yol açıcı yayın yapılmaması esasına, (l) Haber ve olayların çabuk ve doğru bir şekilde sunulması ilkesine, (m) Çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlâkî gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayın yapılmaması esasına, (n) Aksi, yargı kararıyla kesinleşmedikçe hiç kimsenin suçlu olarak ilan edilemeyeceği ilkesine, (o) Kişi ya da kuruluşların cevap ve tekzip haklarına saygılı olunması ilkesine... uygun olmak suretiyle yapılır.

DİPNOTLAR

  1. Basın Konseyi Faaliyet Raporu
  2. RTÜK, Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanlığı, “Ulusal Televizyonlar Anahaber Bültenleri İçerik Analizi ve Anahaberlerde Genel Şiddet Araştırması”, Şubat 1998
  3. Emniyet Genel Müdürlüğü, Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi Başkanlığı’ndan alınan bilgi notu.
  4. RTÜK, Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanlığı, “Türkiye Televizyon Yayınları Kamuoyu Araştırması”, Şubat 1999

 

(RTÜK, Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanı)
(Ulusal Güvenlik ve Stratejik Araştırmalar Derneği Başkanı)