| Giriş Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu
vardır. Birincisi Orwell’ in 1984’ünde anlattığı gibi kültür hapishaneye
dönüştürülür, ikincisi Huxley’ in “Cesur Yeni Dünya” adlı eserinde
anlattığı gibi anlamsız yaşam unsurları ile bir hiçe dönüşür.
Global dünyamız şüphesiz Huxley’ in
‘doyumsuz eğlence’ sunan dünyasının çok benzeridir. Ancak bir o kadar da
Orwell’ in hikayelerinde betimlediği, biçimsizleşmiş hapishane kültürleri ile
benzeşir. 1984’de olduğu gibi Orwell, “Hayvan Çiftliği” adlı eserinde de
anlattığı insan ruhunu ve iradesini, diktacı otoritelere teslim ettiren ideolojiler,
“düşünce denetim aygıtı”, “düşünce polisi” yardımı ile nasıl bir
kültür oluşturuyorlarsa günümüzde de üreten, egemen kültürün pazarladığı ve
teknolojisi geliştikçe kontrol ve denetleme mekanizmalarını arttırdığı medya adeta
bir tele ekran görevini üstlenmiştir.
Dördüncü kuvvet olmaktan çıkıp
çoktan bir numaraya yerleşen günümüz medyası da artık toplumsal normları ve
kültürü korumanın çok ötesinde ideolojik sistemlerin söylem aracı haline
gelmiştir. “Medya kültürel boyutuyla, kültürün merkezkaç güçlerini mi yoksa
merkezcil güçlerinin mi yanında yer alıyor? Temel önermemiz olan “medya bir
güçtür” e yeniden dönersek , bu temel önermeden hareketle, “medyanın kendisi
gözün temsilcisi” Ya da “medya belli bir gücün altındadır” gibi alt önermeler
üretebiliriz.(1) Ancak bunların yanı sıra önemli bir ayrıntıyı da atlamamak
gerekir. 1984’de tele ekrandan sık sık görünen yarı tanrı “Büyük Birader”
kendi isteği ile izliyor ve insanlara başka bir şans tanınmıyordu. Halbuki artık
Büyük Birader’e çok benzeyen medyayı kendi isteğimiz ile takip ediyoruz.
Aralarındaki benzerlikleri ve ayrılıkları tartışmadan önce söylenmesi gereken
ikisinin de kendi gündemlerini işlediğidir. Büyük Birader’in her gün adı
değişen düşmanı ile yaptığı, nedeni bilinmeyen şiddetli savaşı; günümüz
medyasında her gün yön ve konu değiştirebilen, kimi zaman tüm dünyaya aynı
kaynaktan sunulan, kimi zaman ise aynı kaynaktan geliyorcasına tek tip haberler olarak
karşımıza çıkmaktadır. Nasıl ki bireysel irade “Büyük Birader’ e
hükmedemiyorsa, bireysel düşüncenin medyada aksettirilmesi de pek mümkün
olamamaktadır.
George Orwell, Büyük Birader’in kaba
kuvvet aracılığı ile özellikle kitapları, belgeleri yasaklayarak enformasyon
akışını denetim altına alacağını öne sürerken oldukça haklıydı. Orwell, bu
kehaneti ile tarihin yolunu tutmuştu. Geçmişte önemini günümüzdekinden çok daha
fazla koruyan kitaplar, özellikle eskiden iletişimin önemli bir parçasını
oluşturdukları yerde, çeşitli derecelerde sansüre tabi tutulmuşlardı. Antik Çin’
de Konfiçyüs’ün Analects’i, İmparator Chi Huang Ti’nin emri ile imha edilmişti.
Ouid’in Roma’da Augustus’un okunmasını yasaklaması onun Ars Amatoria’yı
yazmış olmasından kaynaklanıyordu. Kalıcı entelektüel üstünlük ölçütlerine
sahip olan Atina’da bile bazı kitaplar hakkında hoş bakılmıyordu. Orwell bu
nedenlerden dolayı basılı materyalleri hükümetin denetlemesinin Batı demokrasileri
açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu öngörüyordu. Orwell, Rusya, Çin ve
diğer elektronik öncesi kültürler söz konusu olduğunda tezlerinde kesinlikle
yanılmamıştı. “Kimi zaman bir yalanı yakalayabiliyordunuz, örneğin partinin
tarih kitaplarında, uçakların parti tarafından icat edildiği yazıyordur. Oysa o
uçakların çocukluğundan beri var olduğunu biliyordu. Ama hiçbir şeyi
kanıtlayamazdınız, çünkü elde tek bir kanıt bile yoktur.”(2) Ancak sansür,
anlayış biçimi günümüzde değişerek devam etmekle birlikte daha çok elektronik
öncesi bir sorundur. Çünkü Orwell’ in anlattıklarının tam aksine günümüzde
medyayı idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz hatta
genişletir. Öyle ki izlediklerimiz, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel
içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış anlamsız imgelerdir. Hatta daha
ileri gidecek olursak, medyada anlamlandırılmaya çalışılan, belli kelimelerden
seçilerek oluşturulmuş “yeni dili” , Orwell’in 1984’de anlattığı Yenikonuş
diline pek benzemektedir.
Gerçeğin saptırılması
Okyanusya’nın tele ekran hakimiyetli
dünyasında gerçeğin ne olduğunu bilmek imkansızdır. Ne gerçekleri ne de geçmişi
öğrenebilirsiniz. Ancak belki hafızalardan bile yok edilmeye çalışılmış
anılardan faydalanabilirsiniz.
“Geçmişin değişebilirliği,
İngsos’un temel ilkelerindendir. Geçmiş olayların, nesnel gerçekliğin olmadığı,
yalnızca yazılı kayıtlarda ve insanın belleğinde yaşayabileceği kabul edilir.
Geçmiş kayıtlar ve insan belleği nerede birleşiyorsa gerçek odur. Parti tüm
kayıtları ve üyelerin belleklerini denetim altında bulundurduğu için, geçmişe de
istediği biçimi verebilir. Her ne kadar geçmiş değiştirilebilirse bile, ortada
değişmiş olduğu düşünülen bir olay, yoktur. Çünkü istenilen anda yeni biçimine
sokulan geçmiş varolmuş olmaz. Bir çok kereler olduğu gibi, aynı olay bir yıl
süresince defalarca değiştirilebilir. Parti her zaman mutlak gerçeği bilir, o halde
mutlak gerçeğin şimdikinden farklı olamayacağı açıktır. Görüldüğü gibi
geçmişin denetlenmesi, belleğin eğitilmesi üzerine kurulmuştur. Yazılı
kayıtları, o anki durumlara uydurmak, yalnızca mekanik bir işlemdir. Ancak olayların
istenildiği biçimde geliştiğini hatırlamak da gerekir, insanın anılarını yeniden
düzene soktuktan ya da yazılı kayıtları değiştirdikten sonra yapılmış olan bu
işlemler de unutulmalıdır. Bunun için belirli düşünce tekniği gerekir. Bu parti
üyelerinin çoğunun ve hele bağnaz oldukları kadar akıllı olanların öğrendikleri
bir şeydir. Eski dilde buna ‘gerçeğin denetlenmesi’ adı verilir.” (3)
Biz bugün belgelere, kitaplara,
geçmişe, ve geleceğe uzanan her türlü enformasyona elimizi uzatıp erişecek kadar
yakınız. Ancak toplum olarak değerlendirdiğimizde; bu bilgileri edinme isteğimizin
azlığı medya karşısında geçirilen vakitlerin çokluğu ile doğru orantıda
olmaktadır. Medya da bize sunulan enformasyon o kadar çoktur ki artık arasında doğru
olanı seçmek, almak söz konusu bile değildir. Medyadaki gösteri öğesi arttıkça
bilginin anlam ve gerçekliğini de yok etmektedir.
20.yy’ın sözde enformasyon toplumu,
belki de önceki yüzyılların tüm toplumlardan daha zayıf bir belleğe ve daha az
tarih bilgisine sahip. Bu sansürden ya da İskenderiye’deki kütüphanenin yanmış
olmasından ötürü değil. Bu daha çok işittiklerimizi, gördüklerimizi, ve
okuduklarımız seçme olanağından yoksun bırakılan bir haber bombardımanıyla
karşı karşıya bırakılmamızdan ileri geliyor.
“O kadar çok haber var ki günlük
yaşantımızda, adeta arka planda bir gürültü halini alıyor haberler, tıpkı hızlı
besin, hızlı seks, hızlı kültür gibi. Haber ve bilgiye boğulmuş toplum tarihi
silen toplumdur. Her şey sanki buz üzerine yazılmış yazı gibidir. Geriye dönük bir
düşünce tarzı neredeyse olanaksızdır. Çünkü daha algılanamayan haber kaynağı
çabucak ortadan kaybolur. Durmadan yeni haberler ve bilgilerle beslendiğimiz için daha
önceki verileri anımsama fırsatımız çok azdır. Öte yandan hükümetler
haberlerini, diplomatlar ve gizli servisleri aracılığı ile elde ederler. Gerçek
haberlerin medya ile bize ulaşması yıllar,aylar sürer. Bunların hiç ulaşmadığı
da olur.”(4)
Bir yanda gizlenen gerçekler, bir yanda
içeriğinden uzaklaştırılmış metinlerle ikonik simgelerin birleşmesi sonucunda
seyircide algılama karmaşası yaratan görüntüler günümüz medyasının pek de
güvenilir olmadığını gösteriyor. Medyayı elinde bulunduran güç de Büyük Birader
gibi yalnızca tek yönlü bir iletim gerçekleştiriyor. “Üretici kültürlerin haber
ajanslarından tüketici kültürlere yönelen “tek yönlü akım (one way flow)”
tüketici kültürlerin algılama sürecini temelden etkilemektedir.”
Televizyon teknolojik yapısı gereği
ikonolojik bir aracıdır. Görüntü ve ses kodlanmalarının hızlı akışı,
kod-açımlama işleminin eleştirisel olmayan bir zihinsel etkinlik içinde (etikle
sınırlı kalarak) yapılması gerekmektedir. Bu nedenle bilgilendirici / ilgilendirici
değil etik’e uygun enforme edici, ikonolojik ön-edingiler pekiştirici bir katılma
biçimidir sunduğu katılıma. Dolayısıyla özgürleşimci olmayan bir etik-içi
demokratikleştirimci kültür yayıcısı olarak kalacaktır. Bu nedenle de getireceği
“Evrensel Köy” bugünkü dünyanın daha homojen bir kopyası olacaktır.
İdeolojik düzen, 1984 ve medya
George Orwell 1984’ünde; mutlak
umutsuzluk taşıyan , içten içe düzen karşıtı Winston’ı, her zaman her yerde
Tanrı misali Büyük Biraderi, kitleleri kendine üye olmaya mecbur eden, zorba partisi,
kişinin yalnız dünyasında adeta kendi gerçekliğinden bile şüphe ettireceği
Okyanusya’sı, belgelerin sürekli yok edildiği Arşiv dairesi ile düşünenlerin
suçlu bulunarak buharlaştırıldığı, hapishaneye düşenlerin kendilerinden
soyutlaştırılacak kadar ileri düzeyde işkence gördüğü, aşkın en büyük suç
olup en korkunç ceza ile son bulduğu bir dünya sunuyor. 1984’ ün tek umut verici
yanı ise düzene karşı gelen Winston’ı. Düzenin en önemli unsuru ise sık sık
büyük Birader’ in gözüktüğü tele ekranı.
Bugünün dünyasında ise ilk bakışta
gördüğümüz boğazımıza kadar eğlenceye, özgürlüğe algılayamayacağımız
kadar çok enformasyona, bilgiye, cinselliğe ve gerçek görünen imajlara
doyurulduğumuzdur. Günümüzde dünyanın büyük kesiminde bizi sürekli takip eden,
aşkı yasaklayan, zorla partizanlık yaptıran zorba yönetimler yok. Ancak ne var ki,
akışına bilinçli bilinçsiz kapılıp gittiğimiz, egemen kültürün bize sunduğu,
etkin bir birey olarak yer alamadığımız ve kendi rızamızla kabul ettiğimiz,
taraftarı olduğumuz bir dünya var.
Bu yeni dünyanın tele ekranı medya.
Orwell’in 1984’ünde anlattığı ile örtüşmüyor görünen yeni dünyamızın
aslında çok benzeşen temel kriterleri var. 1984’ün dikta düzeninin koruyucusu,
ayakta tutucusu, polisi olan ve tele ekrandan sık sık görünerek bir nevi Tanrı
niteliğinde, insanları ideolojiye bağlanmalarını sağlayan Büyük Birader, 20.
yüzyılda dikta ile değil ama delicesine eğlence sözü veren, medya olarak kılık
değiştiriyor. Aslında medyanın görevi tele ekran oluşundan bu yana hep aynı; kurulu
düzeni sürekli ayakta tutabilmek. Temelde güdülen kurulu düzenin devam ettirilme
çabaları, hatta egemen kültürün vazgeçilmezliğidir.
Üretici ve tüketici kültüre ve
medyadaki iletişimlerine bakacak olursak, Orwell’in 1984‘üne ne kadar yakın
olduğumuzu anlayabileceğiz. “İşte iletişim teknolojisini üretebilecek ekonomik
güce sahip gelişmiş ülkelerin, belirli biçim ve içerik koşullarına uygun
yığınsal iletim ürünlerini üretebilen kültürlerine biz üretici kültürler
adını veriyoruz; gelişmesi engellenmiş bölgelerin yetersiz teknolojik ve ekonomik
koşullar nedeniyle iletişim teknolojisi ve yığınsal iletim ürünlerini üretemeyen
çok büyük oranda başka kültürlerin iletişim teknolojilerine ve ürünlerine
bağımlı kalan kültürlerine ise tüketici kültürler adını veriyoruz.”(5)
Üretici kültür, tüketici kültür üzerinde kendiliğinden Büyük Birader rolü
oynasa da aslında kendi iç yapısında da aynı politikaları gütmekte hatta uygulanan
sosyo-ekonomik yapı ile bireylerin kendiliğinden düzenin adamı olmasını sağlayan
bir yapı oluşturulmuştur. Gelişmesi engellenmiş bölgelerin siyasal yapıları
genellikle belirsiz sınıfsal yapıda ekonomik ve toplumsal yapılardan kopuk ve dışa
bağımlı oluştukları için, siyasal iktidarın bu dışa bağımlı içerik
yapısını denetleme ve engellemeleri de olanaksızdır. Genellikle tüketici
kültürlerde öndenetim (sansür) çabası çok büyük boyutlardadır ama etkili
değildir. Bunun nedeni denetim çabası gösteren siyasal iktidarların denetim
ölçütü olanak kullanacakları kendi ideolojilerinin belirsizliği buna karşılık
denetleyecekleri ürünlerin ise sayısal çokluğu ve karmaşık ideolojik yapılardır.
Buna karşılık siyasal yapıları, toplumsal- ekonomik ve kültürel-ideolojik
yapılarına koşut oluşan gelişmiş batı toplumlarının üretici kültürlerinde,
ideolojik açıdan “güçlü” siyasal iktidarların denetim (sansür) gereksinimleri
yoktur. “Burada bir devlet başkanı ile, televizyon sahibi, yöneticisi, gazete yazı
işleri müdürü ve muhabir aynı eğitim kurumlarında etkili biçimde
“eğitilmiş”tir örneğin ABD’de hepsi liberal, bireyci girişimci, pragmatist ve
Protestan kültürün değer yargılarını benimsemişlerdir. Bu nedenle kamerayı,
öyküyü yazan, istasyon sahibi ve siyasal güç sahibi arasında sansür gerektirecek
çelişki çok az gelişir ve eğer olursa etkilidir. Bu denetim çok daha değişik
biçimlerde oluşur, bir film dağıtımının başarılı olmaması, televizyon da geç
saatlerde gösterilmesi, bir kitabın büyük kitapevlerince basılmaması yeterli önlemi
oluşturacaktır.”(6)
Medyanın gereksiz bilgi aktarımı,
anlaşılmaz öğelerle süslü, adeta Yenikonuş’un anlamsız cümlecikleri ile
örneklenebilecek yapıdaki konuşma dili tek yönlülüğü yansıtmaktadır. “Kitle
iletişim araçları, bilgi aynı zamanda imge satarak, yayarak, toplumun motivasyon
potansiyelini yönlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. İzleyici hiç farkına
varmadan, bu bilgilerle başka toplumların başka kültürlerin hayat standartları,
yaşam biçimleri, birbirleriyle olan ilişkileri, davranış kalıpları, sosyal
sorunları ve tüketim alanları konusunda bilgilerle donanıyor.”(7)
Ancak bu gereksiz enformasyonlar ile
beslenen toplum bilinç dışı bir şekilde egemen toplumun iletileri ile yaşamakta,
bunun dışında gelen iletileri sosyolojik yapısı içinde çözememektedir. Gelişmiş
üretici kültürdeki medyatik gelişme, modern rejimlerin ürünü olmakla birlikte,
gelişmesi engellenmiş tüketici kültürlerdeki medyatik gelişmenin temel nedeni
ideolojik düzen olmuştur.
Sonuç
Orwell’in anlattığı; insan ruhunun
aldığı derin ruhsal tahribatların çok ötesinde, gardiyanların hangi ideolojiyi
benimserlerse benimsesinler, uygulama olarak aralarında somut farklılıklar
bulunmadığıdır. Şöyle ki; insanı köleleştirmeye çalışan tüm zihniyetlerin
kapıları aynı derecede geçilmez, denetimleri aynı ölçüde sıkı, ikonlara tapınma
özellikleri aynı ölçüde yaygındır.
1984’ de sözü edilen tele ekran
kişinin bireysel iradesini yok etmekle kalmamış, özel hayat mefhumunu bile tamamen
ortadan kaldırmıştı. Düşünce, “düşünce polisi” tarafından kontrol
edilebilen somut bir mekanizmaya dönüşmüştü, günümüz medyası pek çok konuda
bireysel yaşamı ihlal etmekte, özel hayata dair gizliliği anayasal suç olmasına
rağmen çiğnemektedir. Tele ekranda Okyanusya ve Doğu Asya’ nın sürekli devam eden
bitmek bilmez savaşı, alabildiğince şiddet sahneleri ile süslenerek
gösterilmektedir. Gerçekte böyle bir savaş olup olmadığı bilinmemekte , düşmanın
adı sürekli değişerek insan hafızasının yanılma ve unutma istemleri, uygulanan
politikalarla işleme geçirilmektedir. Her gün yeni bir haberin “Gündem”
olduğu çağımız medyası da gündeme taşıdığı ve önemli lanse ettiği konuları,
çok kısa bir süre içerisinde devreden çıkarabilmekte, bir daha hiç hatırlamamakta
ve hatırlatmamaktadır. Aslında aktarılan bilgiler sürekli değiştiği için Arşiv
Dairesi'nde yok edilen ve yerine hemen yenisi hazırlanabilen Okyanusya’ da olduğu
gibi, medyamız da enformasyon çılgınlığı içerisinde manşetlere veya gündeme
taşıdığı bilgileri adeta yutar gibi eritmekte ancak işe yarayabileceğini
düşündüğü anlarda çıkartmaktadır. Nasıl ki, Asya’daki düşman sellerinin
karşısında Büyük Birader’ e yenilmez bir koruyucu gibi sığınılıyorsa,
günümüz medyası da sanki düzenin, resmi ideolojinin en büyük koruyucusu izlenimini
vermekte ve aslında amacından çok uzaklaşarak yenilmez bir koruyucu görevi
üstlenmektedir. Büyük Birader’ in ikonlaştırılması tele ekran sayesinde
olmuştur. Günümüz medyası da gücünü arttırmak için geçmişteki ikonlara
sarılmakta yahut sık sık kişilerden, olaylardan ve mekanlardan ikonlar yaratma
çabası içine girerek adeta karşı konulmaz bir güç haline gelmek istemektedir.
Global dünyamızın giderek tek kültür
haline geldiği günümüzde, I. Kuvvet haline gelen medya artık kendine rakip
görmemekte ve tüm dünyada tekelleşen yapısı ile giderek tehlikeli bir duruma
gelmektedir. Medya görünüşte sonsuz eğlence, çılgınlık, özgürlük sunan
yapısı ile hiç bir zaman tele ekran ve Büyük Birader olmayacaktır ama toplumsal
yıkıcılığı giderek arttıran, kişileri yaşadığı toplumdan söküp, sadece kendi
boyunduruğu altına alan yapısı ile belki de çok daha tehlikeli olacaktır. Baskı
altına alınarak çökertilmeye çalışılan bir toplum nihayetinde bir yerde patlak
verecektir ancak kendi isteği ve hatta fazlasıyla memnuniyeti ile özü yok edilen
toplumun bir daha dirilebilmesi ihtimali çok azdır.
KAYNAKÇA
Edibe Sözen, Medyatik Hafıza, Timaş
Yayınları, İstanbul 1997, Sayfa:46
George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınları, İstanbul 2001, Çeviren:
Nuran Akgören , Sayfa: 175
George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınları, İstanbul 2001, Çeviren:
Nuran Akgören , Sayfa: 136
Nurdoğan Rigel, Kağıt Kaplanlar , Der Yayınevi, İstanbul 1993 , Sayfa: 84
Gündüz Vasaf, Cehenneme Övgü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1992 , Sayfa: 84
Ersan İlal, İletişim, Yığınsal İletim Araçları Ve Toplum, Der Yayınları,
İstanbul 1991, Sayfa: 76
Nurdoğan Rigel, Medya Ninnileri , Sistem Yayınları, İstanbul 1993 , Sayfa: 172
* İnanç Emre Albayrak, İstanbul
Bilgi Üniversitesi
emre-albayrak@superonline.com |