Avrupa’daki entegrasyon süreci Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Bu entegrasyon sürecinin ortaya çıkaracağı yeni siyasal ve ekonomik dengelere Türkiye’nin kayıtsız kalması düşünülemez. Türkiye, Avrupa’daki bu yeni oluşumların dışında kalmama konusundaki kararlılığını göstemektedir. Türkiye, aynı zamanda kendi içerisindeki siyasal oluşumları da Avrupa’daki gelişmeler yönünde şekillendirerek ülkedeki siyasal ve sosyal hakların daha fazla geliştirilmesi ve ekonomik kalkınmanın sağlanması amacıyla bu süreci kullanmaktadır. Diğer bir deyişle, Türkiye tam üyelik statüsünü elde edemese bile AB üyeliği yolundaki çabalarını kendi demokrasisini ve ülkedeki demokratik hak ve özgürlükleri geliştirmek amacıyla kullanmaktadır. Yani ekonomik, toplumsal ve siyasal bir model olarak Ortadoğu ya da başka bir coğrafyadaki sistemleri değil de Avrupa’yı kendisine ölçüt olarak almakta ve Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini Atatürk zamanından beri süregelmekte olan modernleşme çabalarının bir devamı olarak görmektedir.
Bütünleşme süreçleri teorik anlamda küresel ve bölgesel olarak ikiye ayrılabilse de, uygulamada bölgesel bütünleşme sürecinin daha gerçekçi olduğunu görüyoruz. Zaten Avrupa’daki bütünleşme süreci de bölgesel bir bütünleşmeyi vurguladığına göre, bölgede yeralan bir ülke olarak Türkiye’nin bu gelişmelerin dışında kalsa bile bu tür oluşumları yakından izlemesi bir zorunluluktur. Burada Avrupada’ki bütünleşme hareketinin arkaplanına değineceğiz.
Avrupa Bütünleşmesinin Arkaplanı
Avrupa’daki bütünleşme hareketi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış olsa da bu gelişmelerin düşünsel kökenleri, sanıldığının aksine daha eskilere gider. Bütünleşmiş bir Avrupa ideali 14. yüzyıldan itibaren vardır ve bu tarihlerden itibaren Avrupa’da bütünleşme ve ortak hareket yönünde ileri sürülen fikirler, günümüze uzanan çabaları da şekillendirmiştir. Daha 1300’lerde Pierre Dubois, Türklere karşı kurumsallaşmış ve yenilenmiş haçlı seferleri düzenlenmesi fikrini ortaya attı. Bu amaçla, Avrupa’da bir temsilciler konseyi ve daimi mahkeme oluşturulacaktı. Dante, Monarşi adlı eserinde, Avrupa’da Roma İmparatorluğu benzeri bir örgütlenmeye gidilerek barışın sağlanabileceğini, Avrupa’nın karşılaştığı sorunların pek çoğunun kökeninde Avrupa’da bir birlik sağlanamamasının yattığını ileri sürüyordu. 17. yüzyılda Emeric Cruce, siyasal uzlaşmazlıkları çözmek amacıyla bir bütünleşme önerirken Avrupalı ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir meclis kurulmasını ve anlaşmazlıkların burada görüşülmesini öneriyordu. Aynı dönemde Duc de Sully Avrupa’da bir federasyon kurulmasını ve bu federasyona Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu dışında kalan Avrupalı devletlerin alınmasını önermişti. Aynı öneride ortak bir ordu kurulmasından da söz ediliyordu. 18. yüzyıla gelindiğinde Saint Pierre sürekli bir uluslararası senato ve bu senatonun emrine verilecek bir uluslararası ordu kurulmasını öneriyordu. Emanuel Kant da Ebedi Barış adlı eserinde uluslararası bir federasyon kurulmasını, barışın bu yolla sağlanabileceğini iddia ediyordu. Napolyon’un ordularının yenilgiye uğratılmasından sonra 1815’te kurulan Avrupa Uyumu, Avrupa’da barış ve istikrarı sağlamak amacıyla devletlerin dar ulusal çıkarlarından taviz vermelerini öngörüyordu. Bütün bu fikirler ve gelişmeler Avrupa’da uluslararası bir sistemin ve entegrasyonun ortaya çıkacağının habercileri gibiydi.
Yüzyıllar süren bir fikir birikimine rağmen Avrupa’da ortaya çıkan bütünleşme hareketi ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında hayata geçirilebildi. Bunun başlıca nedenleri şöyle özetlenebilir:
1 - İki dünya savaşının ardından Avrupa’nın dünya politikasındaki siyasal ve ekonomik statüsünde meydana gelen düşüş ve gücün doğuda Sovyetler Birliği ve batıda ABD’ye geçmesi. Yüzyıllar boyunca dünyanın siyasal, ekonomik ve kültürel merkezi olmuş olan Avrupa, bu gelişmelerin sonucunda bu konumunu kaybediyor ve dış etkilere açık bir merkez haline geliyordu. Eski başat konumlarını elde etmek amacıyla Avrupalı devletlerin artık birlikte hareket etmeleri gerektiği herkesçe kabul edilen bir görüş haline geldi.
2 - İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın Avrupalılar arasında işbirliğini desteklemesi, ve Sovyet tehdidinin (ortak tehdit) bu işbirliğini kolaylaştırması.
3 - Dünya savaşlarının ortaya çıkardığı bir başka gelişme de, gelecekte Avrupa’da patlak verebilecek olası savaşların önlenmesi gereksiniminin ortaya çıkışı oldu. Bu da, özellikle Almanya ve Fransa’nın bağımsız ve birbiriyle çelişen dış politikalar izlemelerinin önlenmesi ile mümkün olabilirdi. Bunu başarmanın bir yolu da bu iki devleti de içine alan bir entegrasyon hareketinin başlatılmasıydı.
4 - Ortaya çıkan yeni uluslararası sorunların, uluslararası örgütlenme ve uluslararası işbirliğinin önemini artırması.
5 - Avrupalıların genel olarak paylaşılan ortak değerlere (demokrasi, insan hakları, liberal ekonomi, serbest ticaret vs.) ve ortak bir kültürel geçmişi vurgulayan tarihi deneyimlere (Roma İmparatorluğu, Rönesans ve Reform, Avrupa Uyumu, Haçlılar vs.) sahip olması. Ortak ve paylaşılan değerler, bir entegrasyon hareketinin başarılı olabilmesi için en önemli koşullardan biridir, çünkü amaç birliği sağlanmasına katkıda bulunur.
Avrupa’daki entegrasyon sürecine giden gelişmeler 1932 yılında Belçika, Hollanda ve Lüxemburg’un Ouchy Anlaşmasını imzalayarak oluşturduğu BENELUX’ü kurmalarıyla başlar. Ancak bugünkü anlamda daha geniş kapsamlı bir entegrasyonu başlatan gelişme, Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın kendi adıyla anılan Schuman Planı’nı 9 Mayıs 1950’de ilan etmesiyle başlar. Plana göre Alman ve Fransız kömür ve çelik endüstrileri ortak bir uluslararası yönetim altına konacak, bu amaçla Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) oluşturulacak ve bu mekanizma diğer Avrupa ülkelerinin katılımına açık olacaktı. Bu sektörlerin uluslararası yönetiminden sorumlu Yüksek Otorite adında bir de kurum, AKÇT’nin yürütme organı olarak oluşturulacaktı. Yüksek Otorite’nin kararları bağlayıcı olacak, taraf ülkeler ise belirlenen amaca uygun politikalar yaratacaklardı.
Schuman Planı, bir Avrupa federasyonu kurulmasını amaçlayan siyasal entegrasyonu gerçekleştirmeye yönelik ilk somut adım oldu. Plana göre Almanya ve Fransa arasında bir savaş olasılığı da yok edilmiş olacaktı. Önerilen plana uygun olarak 1951 yılında Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Luxemburg arasında imzalanan Paris Anlaşmasıyla AKÇT kuruldu ve Anlaşma 1952 yılında yürülüğe girdi. Savaş ve diğer ağır sanayi sektörleri açısından önemli olan kömür ve çelik sektörlerinin uluslararası yönetim altına koyulmasıyla, hem ortak bir karar mekanizması yaratılmış, hem de Almanya ve Fransa arasındaki muhtemel gerilimler önlenmiş oluyordu. Örgütün amaçları, kömür ve çelik sektörlerinde ortak bir pazarın yaratılması ve işçilerin serbest dolaşımı olarak özetlenebilir. 9 Şubat 1958 yılında Avrupa’da kömür ve çelik sektörlerinde ortak pazara geçiş tamamlanmıştır. Entegrasyonun kömür ve çelik sektörlerinden başlamasının nedenleri şöyle özetlenebilir:
1 - Bu sektör, diğer sektörlerin de dayandığı bir sektör olma özelliğine sahiptir.
2 - Bu sektörler büyük çapta istihdam sağlayan sektörlerdi.
3 - Sektörün coğrafi dağılımı, ortak bir yaklaşım gereğini vurguluyordu.
4 - Bu sektörlerde işbirliği, Almanya ve Fransa arasında çekişme yaratan ve zengin kömür havzalarına sahip Saar bölgesi sorununun siyasi çözümüne de katkıda bulunacaktı.
AKÇT genel olarak başarılı bir uygulama olduysa da sektörel entegrasyona ilişkin bazı sorunları da su yüzüne çıkardı. Entegrasyonun sağlandığı sektörün diğer sektörlerle bağlantıları, bu sektörde bazı uygulama farklılıklarına neden oluyordu. Hem bu uygulama güçlükleri ve hem de bu başarılı örneğin daha da genişletilmesi gereği nedeniyle, sektörel entegrasyonun ötesinde bir bütünleşme gerçekleştirilmesi fikri ağırlık kazanmaya başladı. 1955 yılında Belçika Dışişleri Bakanı Paul Henri Spaak başkanlığında toplanan bir komitenin hazırladığı ve Spaak Raporu olarak bilinen rapor, AKÇT üye dışişleri bakanları tarafından 1956 yılında görüşülüp kabul edildikten sonra 25 Mart 1957’de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve AET’yi kuran Roma Anlaşmaları haline gelerek imzalanmıştır. EURATOM’un amacı atom enerjisinin barışçıl amaçlarla kullanılması ve alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi konularına ilişkindir. AET ise sektörel birleşmenin ötesinde genel anlamda bir ekonomik birleşmeyi amaçlamaktaydı. 1957 Roma Anlaşmalarına göre AET’nin temel amacı olan ortak bir pazarın oluşturulması bağlamında temel hedefler şöyle özetlenebilir:
1 - Ekonomik politikaları uyumlaştırılması,
2 - Tarım, ulaştırma ve ticaret alanlarında ortak politikalar yaratılması,
3 - -Üye devletler arasında gümrük vergilerinin ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması,
4 - Üçüncü devletlere karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanması,
5 - Malların, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımı,
6 - Üyeler arasındaki ilişkilerin ve refah düzeylerinin dengeli ve sürekli gelişimi.
AKÇT’nin yanı sıra Roma Anlaşmalarıyla kurulan EURATOM ve AET 1965 yılına kadar ayrı hukuki kimliklere ve organlara sahip örgütlerdi. 1965’te imzalanan Füzyon Anlaşmasıyla bu üç örgütün de organları birleştirilerek ortak bir yönetim altına koyuldular. Bu anlaşmanın 1967 yılında yürürlüğe girmesiyle birlikte her üç topluluğu da ifade eden bir Avrupa Toplulukları kavramı ortaya çıktı.
Jean Monnet ve Avrupa Projesi
Yukarıda da belirtildiği üzere yoğun tartışmalara konu olan Avrupa’nın bütünleşmesi projesi, yeni bir proje değildir. Avrupa’da, daha önce üç büyük bütünleşme projesi gündeme gelmiştir. Roma İmparatorluğu’nun, Napolyon’un ve Hitler’in projelerinin her birinin oluşturucu özellikleri farklı, bıraktıkları miraslar çok-yönlüdür.
Bu projelere temel oluşturan düşünceler Hitler’in yenilgiye uğratıldığı ve dolayısıyla Avrupa projesinin çöktüğü Savaş-sonrası Avrupa’da farklı yönleri ile bir kez daha gündemin baş köşesine yerleşmiştir. Üstelik bu kez tarihsel koşullar Atlantik’te yükselen yeni emperyal gücü, yani ABD’yi fiilen Avrupa’ya taşımıştır.
İşte bu noktada birkaç farklı siyasal proje ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, Avrupa’nın birliği konusunda görüş birliği vardı ama bunun biçimi konusunda görüşler ayrıştı. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Doktor Cüneyt Akalın’ın “Monnet’nin Gölgesindeki Avrupa’dan Türkiye’ye; Liberalizm-Cumhuriyetçilik Kavgası” başlıklı makalesinde belirttiği üzere; Türkiye’nin AB kapısında beklediği/bekletildiği koşullarda bu projeleri yakından tanımak zorunludur.
Bu projeler iki liderin adı ile anılan iki kümede toplanabilir. Bunlar liberal ve cumhuriyetçi projelerdir. Liberal proje siyasal-ekonomik bakımdan anakaranın Anglosaksonlara ve özellikle ABD’ye dayanmasını öngören “Atlantikçi” bir projeydi. Bu proje aynı zamanda siyasal örgütlenme planında ABD’ye örnek alıyor, federalizmi öngörüyor. Avrupa Birleşik Devletleri hedefini getiriyordu. Bu ise ulusal devletlerin egemenlik alanlarına müdahale ediyordu. Bu proje Fransız iktisatçı-siyasetçi “Jean Monnet Projesi” olarak tarihe geçti.
Bunun karşısındaki proje ise siyasal-ekonomik düzlemde Almanya-Fransa eksenin esas alan bir Avrupa projesiydi. Ulusal devletleri yok etmiyor, onları biraraya getiren bir konfederal yapı oluşturuyordu. Bu projenin başını da Fransa Devlet Başkanı General de Gaulle çekti.
Fransız iktisatçı-siyasetçi Jean Monnet II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın önde gelen, en tartışmalı simalarından biridir. Savaş-sonrası Avrupa’nın, uluslararası politikanın şekillendiği coğrafya olduğu düşünülürse, bu alanda sivrilen Jean Monnet’nin planlarının uluslararası düzlemde önemli sonuçlar doğurduğu kolayca anlaşılır. Monnet, kimi Batılı düşünürlere göre, “Avrupa’nın babası”dır. Bununla, Monnet’nin Savaş sonrası Avrupa’da yeşeren birliğin mimarı olduğu ifade edilmek istenir. Fransa’da Monnet Planı’nı kaleme alan Monnet, AB’nin nüvesini teşkil eden Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kurucusudur.
AKÇT’nin bir adım ötesindeki Avrupa bütünleşme projesi olan “Altılar Gümrük Birliği Anlaşması”nın diğer bir deyişle “Ortak Pazar’”ın yaratıcısıdır. Monnet Avrupa’nın ekonomik, siyasal entegrasyon düşüncesinin, kapsamlı bütünleşme projesinin öncülerindendir.
Avrupa’nın ABD ile yakın ilişki ve ittifak içine girmesi, daha açık bir ifadeyle kader birliği etmesi düşüncesinin şampiyonudur. “Avrupa Birleşik Devletleri” hedefini açıkça formüle edenlerdendir.
Euratom da onun damgasını taşır. Bu parçaların günümüzde AB’nin ulaştığı bütünleşme düzeyinde oynadığı rol ve AB’nin dünya çapındaki boyutları dikkate alındığında, Monnet’nin projesinin önemi daha iyi ortaya çıkmaktadır.
Savaş sonrası Avrupa
1945 yılında Savaşın galipleri (ABD, SB, İngiltere) Yalta-Potsdam sistemiyle Avrupa’nın haritasını ana hatlarıyla oluşturmuşlardı, ancak bazı anlaşmazlıklar da yaşanıyordu. Anlaşmazlık konularının başında Almanya sorunu geliyordu.
Savaş sonrası yeniden inşa çalışmaları için hareket geçen Avrupa’da gelecek kavgası sürüyordu. ABD ile SSCB arasındaki ilişkiler giderek geriliyordu. 5 Mart 1946’da, ABD’de Başkan Truman’ın önünde yaptığı ünlü “Demirperde Konuşma”da Sovyetler Birliği’ni hedef gösteren İngiliz lider Churchill, Avrupa’ya birlik ol çağrısı yapıyordu.
Monnet Planı: Aralık 1945- Ocak 1946
Savaş sonrası Fransa yeniden bir yapılanma süreci içine girmişti. Her kafada n bir ses çıkıyordu. Monnet ve “modernleşmeci” yakın çalışma arkadaşları literatüre “Monnet Planı” olarak geçen çalışmayı kullanarak Fransa’yı uluslararası ekonomik sisteme entegre etmeyi hedefliyorlardı.
Monnet Planı’nı esas amacı mevcut ekonomik yapıya müdahale etmek Fransız ekonomisinin devletin yönetimindeki yatırımlarını, uluslararası liberal sisteme entegre ederek yeniden yapılandırmaktı.
Plan bir yandan da ekonominin modernleştirilmesini, halkın yaşam standartlarının yükseltilmesini hedefliyordu. Monnet Planı’nın öncelikli sektörleri şunlardı:
Taşımacılık ( Köprüler, yollar, demiryolları, limanlar); Enerji ( Kömür, hidroelektrik), Çelik, Çimento ve Tarımsal girdiler (gübreler) di.
Fransa’da hükümet Monnet Planı’nı 1946 Kasımında onayladı ama sömürgeler (Hindi Çini + Madagaskar) krizi planın Ramadier hükümetince yürürlüğe konmasını engelledi. Monnet Planı Ramadier’nin (merkez-sol, Leon Blum’un eski bakanı) 1947 başında, 4.Cumhuriyet Anayasası’nın kabulünün ardından komünistleri hükümetten çıkarmasının ardından yürürlüğe girdi.
Komünistlerin hükümetten dışlanması siyasal gerginliği artırdı, büyük grevlere, direnişlere neden oldu. 1947 kışı Avrupa’da, özellikle Fransa ve İtalya’da, büyük belirsizlikler içinde geçti.
Devrim dalgasının güçlenmesi ABD’yi harekete geçirdi. ABD, Avrupa’nın istikrarlı bi döneme girmesi için, Batı Avrupa ekonomilerinin ayakları üzerinde durması gerektiği tespitini yaptı. Dışişleri bakanı Marshall Haziran 1947’de Marshall Planı’nı açıkladı. ABD Avrupa’ya yardım yağdıracağını ilan ediyordu. Yönetimin önde gelen kişilerine göre, ABD Avrupa’nın yardımına yetişemezse, güçlü komünist partiler Sovyetler Birliği’nin de desteği ile Batı Avrupa’da denetimi ele geçirebilirlerdi.
ABD bu yardımlarla Avrupa’da kurmaya çalıştığı uluslararası düzenin temellerini attı. ABD’nin yeni Avrupa düzeninin iki ayağı İngiltere ve Fransa idi. Haziran 1948’de faaliyete geçen ve temel yol gösterici ilkesi serbest piyasayı savunma/ korumacılığa karşı mücadele olan OEEC (Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü) ABD mali yardımının dağıtımını üstlendi.
AKÇT’nin kuruluşu: Schuman (Monnet) Planı
Avrupa’nın yeniden şekillenmesinin çalışmaları Savaş-sonrasında belli konularda kilitleniyordu. Bunların başında Almanya ile Fransa arasındaki anlaşmazlıklar geliyordu. Bunlar, tarihin miras bıraktığı, kolay çözümü bulunmayan, çetin sorunlardı.
Fransa iki ülke sınırındaki kömür yataklarının bulunduğu Saar’ı ekonomisine entegre etmek istiyordu. Öte yandan Almanya’nın önde gelen sanayi bölgesi Ruhr Havzası konusunda tartışmalar, planlar vardı.
Jean Monnet’ye göre Saar ve Ruhr Almanya’dan koparılamazdı. Öte yandan bu bölgeleri hemen yanıbaşındaki Fransa’dan ve Belçika’dan da koparmak da mümkün değildi. Buraları Almanya’dan koparmak değil, bu bölgelerde yaşayan Almanlar’ı Fransızları, Belçikalıları ve Hollandalıları biraraya getirmek gerekiyordu. Saar ve Ruhr kömür, Lorraine demir demekti.
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu projesi bu sorunları çözmeye yönelikti. AKÇT’nin kurulması, Alman çeliğinden korkan Fransızları ve Fransa’nın emellerinden korkan Almanlar’ı yatıştıracaktı. İki rakip ülke bu stratejik maddenin üretiminde birbirini denetleyebilecekti. Ancak bununla yetinmeyen Monnet Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun bağımsız kaynaklarla sahip donatılması ve ulus-ötesi bir üst yönetime sahip kılınması konusunda ısrar etti. Diğer bir deyişle, Monnet “devlet (devletler) içinde devlet” istiyordu. Monnet’nin planına göre bu bölgenin ekonomik kaynakları bir havuza girecekti. Bir bölgesel işletme kurulmalı (bölgeler fikri) bir islahat çalışması yürütülmeliydi. Üretim güçlü bir merkezi planın ürünü olmalı, bölge ulus-ötesi bir otoritece yönetilmeliydi. Ancak Amerikalılar planlama, otorite gibi sözcüklerden hoşlanmıyorlardı. Tek bir otorite mi olacaktı, tek bir piyasa mı? Pragmatik Monnet çözümü buldu. “Planlanmış tek piyasa” formülü üzerinde anlaşıldı.
Monnet AKÇT Yüksek Otoritesine (Yönetimi) kömür ve çelikte ilk Avrupa vergisini toplama talimatı verdi. Bu işadamlarının tepekisine yol açabilir miydi? 1952’de Kore Savaşı nedeniyle Çelik üretimi fırlayınca, Avrupa vergisi işadamlarının şikayetine yol açmadı.
Aslında AKÇT düşüncesi Monnet’nin düşüncesiydi ancak Monnet’nin siyasal bir görevi yoktu. Monnet dönemin önde gelen siyasatçilerinden Robert Schuman’la ilişki kurdu. Katolik, Lorraine doğumlu, Cumhuriyetçi Halk Hareketi’ne mensup, IV. Cumhuriyet’te başbakanlık ve Maliye + Dışişleri bakanlığı yapmış, tanınan bir politikacı olan Schuman’la Monnet ile birlikte çalışmaya başladılar. Monnet’nin AKÇT Planı Schuman Planı adını alarak son şekline büründü.
AKÇT’nin kuruluşunun tartışıldığı hükümetlerarası Konferans 12 Nisan 1951’de toplandı. Başkent olarak Paris ve Alman kentleri bir yana bırakıldı. Belçikalılar bölgeye daha yakın olan Liege’i önerdiler ama Liege’in havaalanı yoktu. İtalyanlar Torino’yu önerdiler. Ama “Torino’nun Avrupa’nın öteki ülkeleriyle iletişim olanaklarının yetersizliği” itirazlara neden oldu.
Luksemburg’da karar kılınması, biraz da bu kentten olan Schuman’ın etkisiyle gerçekleşti. 18 Ağustos 1951’de Fransız Dışişleri Bakanlığı’na yollanan anlaşma metni (Paris Antlaşması) “kozmopolit Avrupa’yı” simgeliyordu.
Metin, Fransızca kaleme alınmış, Hollanda mürekkebiyle, Alman baskı makinasında Belçika parşömen kağıdına basılmış, Lüksemburg macunu ile yapıştırılmış, İtalyan kurdelasına sarılmıştı. Bu, Monnet’nin buluşuydu.
Kömür ve çelik 1953’de Avrupa’da serbest dolaşıma girdi. Monnet’ye göre sıra Avrupa’nın savunmasının planlanmasına gelmişti.
Avrupa Savunma Topluluğu
Avrupa entegrasyonu projesi ekonomik işbirliği projeleri ile sınırlı olmayan çok-yönlü bir projeydi. Bu projenin siyasal boyutunun temel öğesi , Avrupa’nın ortak bir güvenlik politikasına ulaşmasıydı. Tartışmalar bu noktada yoğunlaştı.
Savaş sonrası Avrupa’nın inşasında, anayasal statüsünden sonra Almanya ile ilgili ikinci soru, Almanya’nın silahlanması idi. Fransa Almanya’nın silahlanmasından çekiniyor, buna karşı çıkıyordu. Soğuk Savaşın taraflarından ABD-İngiliz ittifakı ise yeni uluslararası koşullarda Sovyetlere karşı Almanya’nın, en azından kısmen silahlanmasına olumlu bakıyordu. Anglosaksonların Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi Almanya’nın güçlendirilmesinde çıkarları vardı. Almanya’nın silahlanması tartışmaları Eylül 1950’de yoğunlaştı. Haziran 1950’de patlak veren Kore Savaşı da AKÇT’nu gölgelemiş, silahlanma sorununu öne çıkarmıştı. Almanya Başbakanı Adenauer bir Avrupa Ordusu’ndan sözetmeye başlamıştı.
İngiliz muhafazakar lider Churchill, Kore Savaşı’nın patlak vermesinden kısa bir süre sonra Ağustos 1950’de Strazburg’da “Bir Avrupa ordusu kurulsun” çağrısı yaptı. Ancak Avrupa Savunma Topluluğu, 1954’de Fransa Meclisi’nde reddedildi. Bunun üzerine Avrupa’da büyük bir kriz doğdu, görüşleri tepki ile karşılanan Monnet, Yüce Oto rite’den çekildi, Avrupa Birleşik Devletleri Eylem Komtesi’ni kurdu. Avrupa politikası bir kez daha tıkanmıştı. Hayatın boşluk kabul etmeyeceğini bilen ABD ve İngiltere Alman ordusunu, Batı Avrupa Birliği çerçevesinde kurdular. Fransa 1954 Ekiminde Almanya’yı egemen bir devlet olarak tanıdı. Federal Almanya 1955’de NATO’ya alındı.
Gümrük Birliği ve Euratom
Avrupa Savunma Topluluğu’nun başarısızlığa uğraması, Monnet’nin saygınlığına darbe indirmişti ancak de Gaulle’ün köşesine çekilmesi Monnet’yi yeniden harekete geçirdi. AKÇT’nin başarılarını öncülüğünü yaptığı Avrupa Birleşik Devletleri Eylem Komitesi’nin malzemesine dönüştürmeye çalıştı.
Dünyada o sıralarda nükleer enerjinin barışçı amaçlarla kullanımı tartışılıyordu. Monnet, bir kez daha Fransa’nın ihtiyaçlarını Avrupa’ya tabi kılmaya çalışıyordu. Fransa’nın atom enerjisi arayışından yola çıkarak atom enerjisini Avrupa’yı birleştirmenin bir aracı yapmaya çalıştı.
Avrupa’nın enerjiye ihtiyacı vardı; nükleer enerji . AKÇT’nin Yüksek Otoritesi denetimine verilebilirdi. Öte yandan Monnet, Almanlarla yaptığı görüşmelerde Bonn’un Avrupa Ekonomik Topluluğuna katılma konusunda çok istekli olduğunu, buna karşılık atom enerjisi konusunda temkinli davrandığını gözlemledi.
Monnet’nin girişimiyle 1 Haziran 1955’de Messina’da toplanan AKÇT Bakanlar Kurulu Euratom’la Gümrük Birliği’ni birlikte ele alarak şu kararlara vardı:
- Ulaşım yolları geliştirilmeli,
- Gaz ve elektrik alışverişi artırılmalı,
- Atom enerjisinden yararlanılmalı,
- Gümrük Birliği çalışmaları hızlandırılmalı.
Bu arada Ortadoğu’dan geldi. Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi, petrol yoksulu Avrupa’yı tedirgin etti. Euratom projesi ve enerji kaynaklarının geliştirilmesi düşüncesi güç kazandı. Monnet’nin iki projesinden Euratom Fransa’da Gümrük Birliği ise Almanya’da destek görüyordu. Monnet ikisinden bir paket yaptı; Sonuçta bütün yollar Avrupa bütünleşmesine çıkıyordu.
Ortak Pazar’ı doğuran ünlü Roma Antlaşması, 25 Mart 1957’de bu çalışmaların sonucunda imzalandı. Monnet hedefine ulaşmıştı ama hedefine ulaşan bir başka kişi de, Gümrük Birliği’ni savunan de Gaulle’dü.
Jean Monnet, 1955’de Avrupa Savunma Topluluğu’nun Fransa Meclisi tarafından reddedilmesinden sonra ayrıldığı Yüce Otorite başkanlığına geri dönmedi ama kurduğu, akademisyenleri, siyasetçileri, sendikacıları vb. bir araya getiren Avrupa Birleşik Devletleri Eylem Komitesi’nin şemsiyesi altında Atlantikçi liberal görüşlerini yaymayı 1975’de emekli olup köşesine çekilinceye kadar sürdürdü.
