Sabah gazetesinden Gazete Habertürk'e transfer olan Umur Talu, İstanbul’un köklü ailelerinden birine mensup. Büyük Dedesi Recaizade Ekrem 19. yüzyıl Osmanlı edebiyatının önemli temsilcilerindendi. Dedesi Ercüment Ekrem Talu da edebiyatçı ve gazeteciydi. Babası Muvakkar Ekrem Talu da ailedeki yazarlık geleneğini sürdürdü ama spikerlik ve bir dönem futbolculuk hep önde gelmişti.
Umur Talu da dedeleri gibi İstanbullu. İlk ve orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. 1980’de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun oldu. 12 Eylül 1980 darbesinden kısa süre sonra gazeteciliğe başlayan Talu, önümüzdeki pazar, yine bir eylül günü, Gazete Habertürk’te okurlarıyla buluşacak. Habertürk'e röportaj veren Umur Talu, Türk medyasını değrelendirdi; ortaya yeni polemik konuları çıktı.
Sert siyasi makaleler kaleme almanıza rağmen, kendinizi polemiklerden nasıl uzak tutmayı başarıyorsunuz?
Ben kimsenin özel hayatına, zaafiyetlerine dokunmam. Bunları yazmayı benimsemem. Çok yanlış bulsam bile kimsenin eşine, çocuğuna, özel hayatına dair yazı yazan biri değilim.
Engin Ardıç’la bir tartışmanız olmuştu yanılmıyorsam...
Ergenekon meselesinde, Amerika’daki neoconların bir kanadının bağlantısının gözardı edilemeyeceğine dair bir şeyler yazmıştım. Engin Ardıç da isim vermeden alay eden bir şey yazdı ve ben ona sert bir cevap verdim. Tek polemiğim de oydu Sabah içinde. Kimse bana açıkçası bulaşmadı. Belki saygıdandır. İkincisi de haksız bulaşana çok sert de cevap veririm. Sadece kalp değil, belini kıracak ölçüde ama kimseye durup duruken bunu yapmam. Bu nedenle son dönem
medyadaki birbirini aşağılayan üslubu da çok irkilerek karşılıyorum. Ve bunu özellikle daha genç insanlar yapıyor. “Dayanışma mayanışma” derken bu acayip bir şey. Tartışabilirsiniz. Gazetecilik o değildir, şudur. İşte o haber böyle okunmaz, böyle okunur. İdeolojik farklılıklar olmazsa zaten olmaz. O şudur, onun özel hayatı budur. Bunun üzerinden inanılmaz bir şey yükseliyor. Bunu insanlar okur, belki izlerler de ama tiksinirler. Emin olun tiksinirler.
Röportaj teklifimi Bebek Parkı’nda değil de, evinizde yapmayı kabul etseydiniz bizi terlikle mi karşılardınız ve fotoğraf verirdiniz?
(Gülümsüyor) Bunu yapana da saygı duyarım. Ben de evin içinde bazen öyle ayakkabıyla dolaşmıyorum her dakika ama gelen misafirime de, “Ayakkabını çıkar” demiyorum. Çıkarmak isteyen çıkartır. Kimsenin evinin içine de ayakkabıyla girmem. Bir de ben kendi evimin içini de açmam. Benim orada eşim, çocuklarım var. Onların da hayatı var. Benim hayatım onların hayatı demek değil tamamiyle.
“Haberin Klu Klux Klanları” deyimini de siz kazandırdınız medyaya. Neydi buradaki hedefiniz?
Ben onu özellikle Ertuğrul Özkök’ün, “Haber öldü” anlamına gelebilecek bir yazısı üstüne söylemiştim. Haber nasıl ölebilir? Bu o kadar ikiyüzlü bir şey ki. Kendileri haber olmaya çalışan insanlar haberin öldüğünü söylüyorlar. Baktığınızda “Haber öldü” diyenin haberi önemsememesi lazım ama onlar kendilerini bir haber olarak önemsiyorlar. Diğer yandan da toplumun birçok kesiminin sesini duyuracak, bir hakikati gösterebilecek haberlerleriyse reddediyorlar.
Umreye gidecek misiniz bu arada?
Ben 1982’de Suudi Arabistan’a gittim. Epey de kaldım orada. Çok genç bir gazeteciydim henüz. Umreye de gittik Mekke’ye. Çok da mutlu oldum gitmekten, görmekten. Ama o gün bile aklıma gelmedi kendi fotoğraflarımı yayımlamak... Ama şimdi kendini anlatma modası var. Yani milyonlarca insanın yüzlerce seneden beri yaptığı dini bir vecibeyi, siz yapınca o birden bire müthiş bir olay haline geliyor. Olayı bırakın, her şey, birden bire fonksiyona dönüşüyor. Bir gün Anıtkabir sizin için bir fonksiyon, bir gün umre, bir gün bir peygamber, bir gün Atatürk, bir gün başka bir değer... Her şey, sizin kendinizi ön plana çıkarmanız için bir araca ve aracıya dönüşüyor. Bu hem o değerlere karşı bir saygısızlık; çünkü insanlar o değerlere inanıyor ve saygı duyuyorlar. İkincisi de, ayıp denen bir şey var.
Nasıl bir ayıptır bu?
Şöyle bir şey var: Siz kendinizi haber yapmaya çalıştığınız ölçüde var oluyorsunuz. Şöhretinizi sürekli gündemde tutmak için beslemeniz gerekiyor. O şöhret de doymak bilmeyen bir şey. Sürekli yem atmak zorundasınız ona. Bir yandan da nesneleşiyorsunuz. Önce her şeyi kendi özneniz için nesne haline getiriyorsunuz. Biraz önce saydığım değerler de dahil. Arkadan bir bakmışsınız; siz de artık fotoğrafta bir nesnesiniz. Bir pozda bir nesneniz. Gazetecinin özne olmaya da nesne olmaya da hakkı yok demeyeyim. Herkesin her şeye hakkı var ama bu meslek o meslek değil. O meslek, başka bir meslek.
Sizin için “Beyaz Türklüğü de, zenci Türklüğü de vardır” deniyor. Peki siz hangisisiniz?
- (Gülüyor.) “Beyaz Türk” kısmı herhalde soyum sopumla ilgili olmalı. Sonuçta doğduğumda mülkiyet ya da ilişkiler anlamında o beyaz epey bir gri olmutu zaten. Çünkü yaşamının son döneminde, otel odasında kalırken ölen bir dedenin (Ercüment Ekrem Talu) torunuydum ben. Kiralık bir evde doğmuştum Bağlarbaşı’nda. Annem memurdu. Babam da öldüğünde SSK’da maaşı zor bağlanan 30 yıllık parlak bir gazeteciydi. Aslında Galatasaray Lisesi’ne gidince beyaz oluyorsunuz ama bunların içinde de hep bir zenci tarafınız var. Sokak çocuğusunuz, mahallede büyüyorsunuz. Yalnız büyüyorsunuz, babasız büyüyorsunuz. Yatılı büyüyorsunuz, Beyoğlu’nda büyüyorsunuz... Ve tüm bu beyazlığın içinde koyu siyahlar da var. Sonrasında da Boğaziçi Üniversitesi’ne kaydoldum ama oradan daha çok Yenikapı’daki Demiryolu Sendikası’na gidiyordum.
