Öncelikle hapishanelerin ileri demokrasiden aldığı payı özetlemek isterim.
Bir mahpus için en önemli gün görüşme günü. O gün her şey olumlu geçerse, yarım tahliye demek. Üç hafta kapalı görüş, bir hafta açık. Uzak yerlerde yakını olanlar, maddi durumu uygun olmayanlar sadece açık görüşü yeğliyorlar. Sevdiğine dokunabiliyorsun, sarılabiliyorsun, görüş yerinin ayrıca dinlendiğini düşünsen bile kulağına fısıldayabiliyorsun.
Açık görüş 2010 Nisan'ına kadar 2 saatti. Bir yıl önce 1 saat 15 dakikaya indirildi. Bu ayın başında da ileri demokrasi biraz daha ilerletildi ve 1 saate indirildi.
Gerekçe yasa-tüzük. İstense önceki gibi geniş yorumlanabilir ya da değiştirilebilir. Bu aylık açık görüş için Sivas, Erzurum, Kilis'ten gelenler var.
Haftalık bir başka "sevinç günü" de telefon günü. Haftada 10 dakika. Haftada bir kez, bir telefondan kan bağınızın olduğu bir kişi ile görüşebiliyorsunuz. Nisan ortasında hapishane yönetimi tüm mahpuslara bir yazı tebliğ etti. Buna göre, "telefonda örgüt yöneticiliği yapmaya devam etmek, suç doğurabilecek konuşma yapmak" yasak.
(...) Biz halen yargılanıyoruz... Siz 1998'de "halkı din ve ırk farklılığı gözeterek açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek" suçundan 10 ay hapis cezasına çarptırıldınız. 4 ay hapis yattınız. Yeri geldikçe bunu dile getiriyorsunuz.
Hapiste sizin görüşleriniz nasıldı?
Sizin hapis günlerinizi de içeren bir kitap çıktı. Yazanlar Hüseyin Besli ve Ömer Özbay. Sizin deyiminizle "eşref-i mahlûk". Kitabın adı, "R. Tayyip Erdoğan, Bir Liderin Doğuşu."
(...) "Öğleden önce kalkıp güne hazırlanıyordu. Ardından ziyaretçi akını başlıyordu. Görüşmeler akşam saatlerine dek sürüyordu. Cezaevi dışında bir ekip kurmuştuk. Ziyaretçileri o arkadaşlar karşılıyordu. Savcı iznini onlar hallediyordu. Gelenleri gruplar halinde görüşme salonuna alıyorduk. 4 ay boyunda 30 bin ziyaretçi olmuştu. İlginç ziyaretçiler oluyordu. Bir gümrükçü, elinde karanfille her hafta ziyarete geldi. Savcı beyden rica ettim, o kişiye artık izin vermemesi için. Çünkü vakit yetmezliğinden gelip görüşemeyenler oluyordu.
Ziyaretçilerin getirdiği yiyeceklerle başımız dertteydi... Bir gün Erhan Şenol isimli restoran sahibi balık pişirip getireceğim, dedi. Reise balık ziyafeti çekmek istiyor. Bütün hapishaneye olursa kabul ettim. Bir minibüs getirdiler, dışarıda pişirip servis yapacaklar. Nasıl rüzgâr var anlatamam. Ocakları alın içeri dedim. İki ahçı, iki garson, tencere tabak aldık içeri. Ahçılar pişirdikçe servis yapıyor, biz afiyetle yiyoruz."
Mustafa Balbay / Cumhuriyet / 28 Nisan 2011
