Böyle bir sosyal hayat anlayışı olmadığı zamanda, ayrı ayrı gerçekler adına Türkiye’nin parçalanması işten değil.Bir arada ele alındığında bu varsayımlar ve gelişmeler, sosyal ve siyasal felç felaketinin ön işareti gibidir.
Türkiye’de sistemin karşımızdaki yerleşik sorunları çözemediği artık tartışma götürmez bir gerçek. Bunun bir nedeni, siyasal söylemin, çamur güreşiyle eş anlamlı bir duruma gelmiş olması.
Ancak siyasilerin attıkları nutukların aksine, insanlar kendilerine neler olduğunu ve bu konuda neler yapabileceklerini bilmek istiyorlar. Türkiye’yi dinlediğiniz zaman, sokaktaki milyonlarca insanın hiç de kayıtsız olmadığını görüyorsunuz.
Bu insanlar çevrelerindeki dünyayı anlamak istiyor ve topluma yaltaklanmadan onu uyarabilen, insanlara hocalık taslamaksızın onlara sorumlulukları üstlenme ilhamı veren, çirkin gerçekleri hasıraltı etmeksizin, onları kusurlarından ötürü cezalandırmaya kalkmaksızın kişiliklerinin iyi yanını harekete geçiren bir basına cevap verecekleri ortadadır.
Bir zamanlar gazete ve dergiler insanları kentin meydanına doğru çekerdi. Bir toplum iletişimi kültürü sağlardı. Amaç yalnız temsil etmek ve haber vermek değil, aynı zamanda bir sinyal vermek, bir hikayeyi anlatmak, meraklı soruları davet etmekti.
Basın, o işlevini bıraktığı anda, artık Amerikalı düşünür John Dewey’in “hayati demokrasi alışkanlıkları” dediği şeyi uyaramaz olur, “ bir tartışmayı izleme yeteneğini, başkasının bakış açısını kavrayabilmeyi, karşılıklı anlaşmanın sınırlarını genişletmeyi, izlenebilecek alternatif amaçları tartışma işini” başaramaz olur.
Evet, zaman değişti. Basın da değişmek zorunda. Günümüzde yayıncı olmak daha da zorlaştı. Beşikten beri beslenen eğlendirme gerekleri, ekonomik olarak varlığını sürdürme zorunluluğuyla bir araya geldiğinde, iyi yayınları çabucak mezara gönderebilecek güçte.
Ama çabalar yine de sürmeli…
Sinan Sayrugaç / Jurnal.Net / 26 Temmuz 2010
