RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
02-12-2017, Cumartesi
Jurnal.NET
Jurnal Günlükleri - 1
kasım 24, 2017 – galatasaray
‘Pardon...’

İlk kelimeler zordur. Daha doğrusu bir yabancıya söylenen ilk kelime her zaman zordur.

Kendi halimizde, dertlerimizle mesut, varoluşumuzla kederli, yarım bir ruh hali ama en ufak şüphelere dahi düşman şekilde özgüvenli; hayatın – artık niyeyse – bir şeyler yapıp hülyalarımızı kucaklarımıza fırlatmasını beklediğimiz o anlarda, alanlarımıza gerçekliği getiren o yabancılara hep bir uyuz oluruz ne de olsa. Bu bilgiyi ya da önseziyi de kemiklerimize kadar içselleştirdiğimiz için senaryodaki yabancı biz olduğumuzda o ilk kelimeyi kara kara düşündüğümüz alev alev cehennemler yaşarız.

Her insan yaşar bunu herhalde… Her insan diyorum çünkü ne de olsa dünyaya düştüğümüz o ilk nefesten ilk kelimemizi çıkardığımız ana kadar en azından bir yıl geçer. Genelde ilk kelimemiz ‘anne’ ya da ‘baba’ olur. Ama eminim ki, ilk söylemek istediğimiz başka bir şeydir. Sonuç itibarı ile maratonun ilk kilometresini devirdiğimiz o saniyelerde kelime haznemiz fazla geniş değildir. O yüzden de bir yıl boyunca yüzümüze bir parmak mesafede ‘hanimiş annesi!’, ‘hanimiş babası!’ deyip tuhaf tuhaf sesler ve şekillerle huzurumuzu bozan ve hiç tanımadığımız bu insanlara, belki de ‘Ya pardon ama bir çektirin gidin, bir rahat verin.’ demek istemişizdir. Ama bunu söyleyecek cesareti bulmamız bir yılımızı ve de maalesef ilk yaşadığımız yılı almıştır. İşte hayattaki ilk mücadelesi ‘Ben şimdi ne diyeyim bunlara?’ sıkıntısıyla şekillenen insanın sonraki yılları da pek farklı geçmez. Kendini ifade etmeye çalışma hasletiyle yuvarlanıp dururuz.

Böyle –dır’lı –dir’li konuşuyorum ama aldırmayın lütfen, öyle pek bir şey bildiğimi iddia edemem. En fazla birkaç bir şey. Bunlardan bir tanesi, belirttiğim gibi ilk kelimenin zorluğu. Bir diğeri ise bu kişiliğimizi örse oturtan elin; çekici, içine doğduğum hemcinslerime daha sert vurduğu. Erkeklerde bu durum niye böyle, pek bir fikrim yok. Belki hayatın foto finişinde, bize yarışı kazandıran farkı yaratacağını düşündüğümüz, önümüzden sarkan hain evlatlarımız, ökkeşlerimiz yüzünden… Gerçi bu vicdan yoksunu bencil varlıklar sebebi ile farkında olmadan yarış pistinden çıktığımız, dağlarda, derelerde, Marslarda, Venüslerde ama en nihayetinde duvarlarda koştuğumuz çok oluyor ama… Neyse.

İşte sonuçta, bu ağırlığı taşıyan homogillerden sapienslerin, damat tarafı olarak sosyal ortamlar diye kibarlaştıracağım sokaklarda, kafelerde, restoranlarda ve barlarda – ve hatta pavyonlarda ve de tinder’da - benim gibi suyla iyice inceltilip paşa rakısı kıvamına getirilen bünyeler pardon diye başlar söze. Buradaki diğer yabancı ister cinsiyetsiz yorgun bir garson, ister cüzdanını düşürmüş yoğuşmalı bir testesteron, isterse de ahu yüzlü, Siren gözlü bir dilber olsun…

Bu yüzden, size de ‘Pardon!’ sevgili okurlar, kıymetli yabancılar. Sizi düşlerinizden, düşüncelerinizden alıkoyup, zamanınızı çaldığım için ve de bunu tamamen bencilce bir ‘pardon’ isteğiyle yaptığım için.

Bu kadar özür yeter ama. Gelelim mevzuya. Genelde pardon deyip anımızı gaspeden tiplerin bir dertleri, bir anlatacakları vardır. Ben de o tiplerdenim, yalanım yok. Ama derdim ‘pardon’umdaki kadar bencilce değil. Arzuhalim paylaşmak. Mahallemi paylaşmak. Daha doğrusu onun 100 metresini, daha da doğrusu o 100 metrenin bir avuç insanını…

Galatasaray’dan Tophane’ye akan, Yeni Çarşı adında bir caddenin iki kaldırımıyız biz. Semih ağabeyimiz, Dostoyevski Toprak’ımız var. Aytaç kardeşim, Nesrin’imiz, Berrak’ımız var. Işık’ımızın melakeliği, Izel’imizin gülümsemesi var. Sevgi’miz var, İbrahim’imiz var, Şehriyar’ımız var. Fuat ağabeyimizin ustura keskin fikirleri, Ferda ağabeyimizin huysuz neşesi var. Yine Semih’imiz ve Erkin’imiz – gerçi Erkin Katar’a Araplara kahve yapmaya gitti ama olsun – var. Cemal’imin Beşiktaşvari babacanlığı, Elif’imizin şık ve latif dinginliği var. Dergah dediğimiz mahallemizin bakkalında sabahlarına kadar içtiğimiz referandum geceleri var. Henüz ölenimiz yok çok şükür ama yer sorana bildiğimiz kadarıyla çok yol tarif etmişliğimiz var. Belki de sadece, kendi ruhuna aşufte Beyoğlu her daim değişirken, bastığımız yer ayağımızın altından kaymasın diye birbirimize sarılmışlığımız var.

Son olarak da bu gazetenin yüzü suyu hürmetine Jurnal Günlükleri adını verdiğim bütün bu lakırtılar olur da alakanı cezbederse sevgili okur, dolabın soğuk kuytusunda senin için bekleyen bir tane de bira var.

Tam da bu sebeple,
‘Pardon ama
size
sevgili okur
diyebilir miyim…’

Hasan Hayyam / Jurnal.Net / 2 Aralık 2017

E-Posta: hsnhyym@gmail.com Twitter: @hsnhyym


Son 1 Yorum
Misafir | 04-12-2017 11:29:03
Yaaa ben diyordum. O mahalleyi biri anlatsın diyordum. Süper olmuş Hasan... Eline sağlık. Arın
YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır