RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
25-12-2017, Pazartesi
Jurnal.NET
Jurnal Günlükleri - Üç Bilge
aralık 17, 2017 – galatasaray‘
‘Durun size 3 bilgenin hikayesini anlatayım.’

Fuat ağabey girizgahı yaptığında, Aytaç’ın zoruyla içtiğim biranın ikinci şişesine geçmiştim. Dükkanın dibinde, üzerine büyük harfler ve kurşun kalemle ‘Sorma! Kimse giremez.’ yazılmış tuvalet kapısının yanında boş bir bira kasasının üzerinde oturuyordum.

Dosteyevski Toprak her zamanki mevzisi olan tezgahın arkasında sessizce sakalını karıştırıyor, florasan ışığının puslu beyazı Fuat ağabeyin sırtını dayadığı raflarda yükselen rengarenk detarjan paketlerinde hüzünle parlıyordu.

‘Vakitlerden bir vakit, diyarlardan bir diyar… Bir karı koca, yaşadıkları yerden sıkılıp yeni bir hayat kurmak için yollara düşmüşler. Ne az gitmişler ne de çok. Gönüllerine göre bir yere varıp, yüce bir dağın yamacına evlerini kondurmuşlar. İlk günler güzel geçmiş ama mevsimler kışa dönünce dağın gazabı gelmiş. Sert rüzgarlar, kar fırtınaları, açlıktan kapılarına kadar inen kurtlar… Neye uğradıklarını şaşırmış garipler.’

O sırada kapı açılınca içeri dalan sokağın rüzgarı sigaralarımızdan kopup yükselmiş netameli duman bulutlarını dağıttı. Bahar çayırları yeşilliğindeki kaşmir pardesüsü, boynunu frankafon bir tarzda saran şalı ve kalkık burnuyla ecnebiliğini konuşmadan ifade eden bir kadın girdi içeri. Tedirgin bakışlarla bizi süzdükten sonra sadece 3 adet sahte öksürükle hiç kelime kullanmadan ‘Hayvan gibi sigara içiyorsunuz kapalı alanda. Ayıp!’ diyerek bizi azarladı. Alacağını aldı ve çıktı.


Fuat ağabey sarı saçlarını sol eliyle şöyle bir karıştırıp hikayeye devam etti.

‘Yaz olunca da dertleri bitmemiş. Yine rüzgarın şiddeti, bahçelerini her daim gölgede bırakan dağın cüssesi derken emek emek ektikleri bütün o domatesler, salatalıklar, lahanalar hep çürümüş gitmiş.’

Aytaç, detaycı karakterinin doğal dürtüsüne karşı koyamayarak, ‘Ağabey lahana ile domates aynı toprağa ekilmez ki.’ diye araya girdi ama Fuat ağabey oralı olmadı.

‘Neyse işte, bunlar ne yapacaklarını bilememişler. Çevredeki köylülere danışınca da, dağın batısındaki topraklarda bilge bir alim yaşar, o derman olur size demişler.

Alimin yanına varıp dertlerini anlatmışlar. Alim de uzun sakalını sıvazlayıp sanki cevap çok bariz ortadaymış gibi bilgiç bilgiç konuşmaya başlamış.

‘A benim akılsız yavrularım, siz öyle dağı kendi haline bırakırsanız o da size her türlü fenalığı yapar. Kainatın özü şiddettir, korkudur. Dağı korkutup, biz yaşıyoruz burada, saygılı ol, biat et bize diye azarlayın. Bak dağ nasıl hizaya gelecek ondan sonra.’ demiş. Bizim garipler de evlerine dönüp kışa kadar dağa bağırıp çağırmışlar. İşlerini sağlama almak için yamaçlarını sopalarla dövüp, taşlamayı da ihmal etmemişler. Ama vakit kışa dönüp tipiler başladığında dağın öfkesinde bir değişiklik olmamış. Tipilerine, kurtlarına bu sefer doruklarından saldığı çığların korkunç gürültülerini katmış. Yaz varınca da bütün domateslerini, salatalıklarını ve lahanalarını kurutup çürütmüş.’Lahana derken Aytaç’ın gözlerine bakıp kelimeyi daha bir vurgulu söyledi ya da bana öyle geldi.

‘Çiftimiz yine köylülere danışmış. Bu sefer de dağın doğusundaki topraklarda yaşayan başka bir alimden bahsedilmiş. Bizimkiler de mecbur yollanmışlar doğuya. Bu alimin de diğerinden pek bir farkı yokmuş. Aynı ak sakal, aynı uzun cübbe… Anlatmışlar neler olduğunu neler yaptıklarını. Sözleri bitince de bilgenin konuşmasını beklemişler. Bilge diğer meslektaşı gibi yine bilmiş bilmiş başlamış açıklamaya.

‘A benim akılsız yavrularım, siz öyle dağa sövüp sayarsanız tabi hiddetlenir size. Kainatın özü sevgidir, şefkattir. Gidin güzel güzel konuşun dağ ile özür dileyin, okşayın, sevin. Bak nasıl o da size merhamet gösterecek ondan sonra.’ demiş.

Akıllarına yatmış bu fikir. Hemen evlerine dönüp kışa kadar iltifatlarla, özürlerle dağın gönlünü hoşetmeye çalışmışlar. Yamaçlarını elleriyle okşamışlar okşamışlar. Ama kış olunca bütün o belaların üzerine bu sefer sadece kopan çığların gürültüsüne değil, o beyaz felaketin kendisine şahit olmuşlar. Evleri yıkılmış, bahçeleri tarumar olmuş. Bahar vakti geldiğinde bunların haline üzülüp yardımcı olmaya çalışan köylüler son bir tavsiye daha vermişler. ‘Bir bilge daha var ama bilmem ki derdinize çare olur mu? Tuhaftır biraz bulması da zahmetlidir. Bizimkiler çaresiz nerede yaşar diye sormuşlar. Aynı köylü parmağıyla dağı işaret edip ‘Ahanda bunun zirvesinde.’ demiş.’ Çiftimiz de bezgin ve bıkkın yine yollara düşmüş.’

Hayatımda kader gibi bir talihsizliktir. Ne zaman güzel bir hikayenin en heyecanlı yerine gelsem ya elektrikler gider ya biri arar ya da gereksiz bir şey olur. Bu sefer de hikaye, içeri giren 20lerindeki kara saçlı bir delikanlıyla kesiliverdi. Bakkalı dergah eyleyince normal tabi. Gencimiz sigara istedi. Toprak o markaya ve o markayı içenlere açıklayamadığı ama katıldığım bir sebeple kıl olduğundan, ‘Yok.’ dedi. Çocuk ‘Ağabey arkanda işte orada.’ diye ısrar edince, ‘Satmıyorum.’ cevabını aldı. Bu cevapla ne yapacağını bilemeyen ama muhtemelen içinden küfreden ve niyeyse de anında benim de gıcık olduğum arkadaş tuhaf tuhaf bakarak dükkandan çıktı.

Fuat ağabey evindeki bir koltukmuş gibi rahatça oturduğu 24lük kutu meşrubat kolileri üzerinde bacak bacak üstüne attı.

‘Meşakatli bir yolculuğun sonunda dağın zirvesine varmışlar. Bırak sakalı bütün saçlarını kazıtmış, bırak cübbeyi üzerinde bir don bile olmadan çırılçıplak uzanıp güneşin tadını çıkartan yaşlı bir adam görmüşler. Çekinerek yanına gidip, dertlerini, başlarına geleni anlatıvermişler. Çıplak bilge bağdaş kurup uzun uzun düşünmeye başlamış. Gece olmuş, gün doğmuş, kendi sessizliği içinde heykel gibi kıpırdamadan oturmaya devam etmiş. En sonunda öğlene doğru mırıldanır gibi konuşmaya başlamış.


‘Bu koca evrenin bir özü var mıdır bilemem. Ama hayatta önemli olan sükunettir. Sükunet de dengeyle gelir. Şimdi siz gidin evinize, evinizden geriye ne kaldıysa yükleyin katırınıza. Sonra siyah bir kumaşla gözünüzü bağlayıp kafanıza tencere geçirin. Katır sizi nereye götürürse takip edin. Tencerelerin takırtısı gürültüsü kesilince gözünüzü açıp gördüğünüz yere yerleşin. Hadi size uğurlar olsun.’

Karımız kocamız bir bir uymuşlar bu garip bilgenin öğütlerine. Dağ ile vedalaşıp tıngırtılar içinde takip etmişler katırlarının adımlarını. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Kafalarındaki tencere kah güneşten kızışmış kah gecenin nefesinden buz tutmuş ama gürültüsü hiç kesilmemiş. En nihayetinde gözlerinin bağından göremedikleri onca diyarın ardında tatlı bir güneş kollarını ısıtırken nazik bir meltem içlerini ferahlatmış. Tencerelerin gürültüsünün kesildiği o yerde derelerin şarkısında ve kuşların cilvesinde sükunetin sesini duymuşlar. Tencelereleri çıkarıp gözlerini açtıklarında cennetten düşmüş bir vadinin güzelliğine öylece bakakalmışlar. Katırlarıyla mutlu sonsuza kadar huzurla yaşamışlar.’

Fuat ağabey her hikayesinin sonunda yaptığı gibi ayağa kalkıp dükkanın içinde ufak bir volta attı. Aytaç belki de kendi dağının ve vadisinin karmaşasıyla düşünceli elindeki şişeyi fondipledi. Toprak içeri giren müşteriye sadece içeri girdiği için huysuz, pöfledi.

Bense – huyum kurusun – acaba hikaye katırın peşinde düştükleri bir uçurumla bitseydi daha mı güzel olurdu diye düşündüm önce. Nedense ölüm olmadan biten hiçbir hikayeyi pek gerçekçi bulmam. Sonra selam vereyim diye girdiğim dergahta hep olduğu gibi, açtığım dördüncü birayla mutlu koyver gitsin dedim kendi kendime. Tuvalet kapısını yanındaki bira kasasının üzerinde, neredeyse kusursuz bir dengeyle oturmaya devam ettim.

Hasan Hayyam / Jurnal.Net / 25 Aralık 2017

E-Posta: hsnhyym@gmail.com Twitter: @hsnhyym

YAZARIN DİĞER YAZILARI...


YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır