RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
30-01-2018, Salı
Jurnal.NET
Jurnal Günlükleri - Bir Beyoğlu Nikahı
ocak 19, 2018 – galatasaray
Muzaffer Topuzoğlu, adında taşıdığı bütün o meydan savaşlarının aksine oldukça mülayım ve sakin bir adamdı. Kasımpaşa’da geçen 53 yıla rağmen, hayatında ne bir kavgaya karışmış ne de birisine kızdığı görülmüştü. 32 yıllık eşi Sabiha Hanım evliliklerinin ilk yıllarında kocasının bu hiç bozulmayan sukunetine karşı engelleyemediği bir asap biriktirmiş, mahallelinin de Muzaffer Bey’i biraz sünepe bulmasına çokça içerlemişti. Hatta kocasını savunmak ve onun nasıl cevval bir erkek olduğunu anlatmak için, komşu ziyaretlerinde bol bol dayak hikayeleri uydurmak, bazen de komşularını başında sargılarla, gözünde buz torbalarıyla ayılıp bayılarak karşılamak zorunda kalmıştı. Muzaffer Bey bir yandan bütün bunlara gülüp geçmiş, diğer taraftan da evlerinin az ötesindeki Güzelce Kasım Paşa Camii’nin önündeki çingenelerden her akşam işten dönerken aldığı bir buket çiçekle Sabiha Hanım’ın sinirlerini daha da zıplatmayı hiç ihmal etmemişti. Sabiha Hanım da ikinci oğlanı doğurduktan sonra inadından vazgeçmiş, Kasımpaşa’nın bu en sevimli canavarını bütün kusurlarıyla bağrına basmıştı.

Muzaffer Bey’in bu müstesna özellikleri askerlikten sonra atıldığı iş hayatında da kendisine pek yardımcı olmamıştı. Bahriye Caddesi’nde mutfak eşyaları satan bir dükkan işleten muhterem pederi Sabri Bey, oğlunda ticarete karşı en ufak bir parıltı göremeyince hayalkırıklığı içinde bütün umudunu ve yatırımını Muzaffer Bey’in küçük kardeşi Hamza’ya bağlamıştı. Muzaffer Bey, bu mutsuz yıllarında kardeşinin günden güne büyüyen hodbinliğini sineye çekmek zorunda kalmış, çevresinin tadı kaça kaça kupkuru kalan şakalarına da kulaklarını tıkamıştı.

Her şey, 1994 yılında Beyoğlu Belediyesi’nin Refah Parti’sine geçmesiyle bir anda değişiverdi. Dükkandaki bu nahoş havadan gitgide daha da rahatsız olan Sabri Bey, belediyenin, kendi meşrebinden alnı secdelilere geçmesini fırsat belleyip, cami cemaatinden eşleri dostları araya sokarak oğluna Şişhane’de bir memuriyet kopardı. Başlarda ne yapması gerektiğini pek bilememişti. Ama çok şükür, babacığı bu durumu zaten düşünmüş olduğu için, oğlunun memurluğunu çakalların kol gezdiği tekinsiz daireler olan fen işleri, çevre, sağlık, imar, plan ve proje ya da zabıta gibi gayya kuyularında değil de, evlilik hizmetlerinde ayarlamıştı.

Muzaffer Bey’in memuriyetteki ilk yılları evlenmek için başvuran heyecanlı çiftlerin belgelerini tanzim etmekle geçti. Dosyalama, arşivleme, eksik evraklar için vatandaşları yönlendirme gibi rutinler içinde somurtma yeteneğine sahip olmayan tonton yüzü, çelebi mizacı, babacan tavrı ve bir memurda bulunması gereken en ali erdem olan hırs yoksunluğuyla kısa sürede hem vatandaşların hem de iş arkadaşlarının sevgilisi haline geldi. Fırsat buldukça işlerini hallettiği çiftlerin, bir vakitler Gezi Parkı’nın içindeki, sonraki zamanlarda da Şah Kulu Bostan Sokak’taki ‘Beyoğlu Evlendirme Sarayı’nda kıyılan nikahlarına, grand tuvalet derviş bir eda, üçdirhem jilet çekirdek bir ahilikle iştirak etmekten de hiç yüksünmedi.

Yıllar yılları kovalarken, her daim traşlı yanakları daha bir sıkılmalık olup, dökülmeyen saçlarının kırçıl grisi, gür ama pos bırakılmamış bıyıklarıyla uyum içinde beyazlaşırken artık kıdeminden mi yoksa aslında bu iş için doğduğundan mı bilinmez, Misbah Başkan’ın ikinci döneminde kendisine nikah kıyma vekaleti verildi. Böylece de hayatındaki ilk ve tek unvan olan nikah memuru titrine kavuştu. Hayatının en mesut dönemi de böylece başlamış oldu.

Meğerse nikahın kerametinde işaret edilen keremin Muzaffer Topuzoğlu olduğunu; değil anası, babası, çoluğu çombalağı; Muzaffer Bey’in kendisi dahi kestirememişti. Bütün o vakitler boyunca, çokça kendini, az biraz da Sabiha Hanım’ın gönlünü eğlemek için saklı tuttuğu nüktedanlığı, katıldığı onca nikahtaki üstadlarının kimi zaman yerinde kimi zaman patavatsız zevzekliklerinin şahitliğiyle birleşmiş, Muzaffer Bey’i kanlı canlı bir Hulusi Kentmen’e döndürmüştü. Artık tam anlamıyla, bu kendinin evrendeki yerini bulmak için dört dönen dünyadaki, ait olduğu mekanı keşfetmiş ve nikah salonlarının en aranan memuru olmuştu. Aslında bu işteki bütün başarısının gizemi, gönlünün o sonsuz hoşgörüsünde yatıyordu. Kimseyi yargılamaya kendinde bir hak görmediği için salona girer girmez toplaşan ademoğullarını ve havvakızlarını şöyle bir süzer, kılığa kıyafete, şekle şemale ve havanın kokusuna göre söyleyeceklerini ayarlardı. Koku mütedeyyinse dini bir motif kullanır, farklı yörelerin ya da mali dünyaların gerginliği varsa Yunus’tan, resme İstanbul’un azıcık kalmış azınlıkları dahilse Rumi’den dem vurur, ön sıralarda gururlu cumhuriyet annelerini farkederse de Medeni Kanun’a ve Atatürk’ün erdemlerine gönderme yapıp evlilikte kadının daha eşit olduğu konusunda damadı uyarırdı. Durum ne olursa olsun söyleyecek yerinde bir söz bulur, böylece de herkesin gönlünü kazanırdı.

İşte inişleri ve çıkışları Kasımpaşa ile Şişhane arasındaki yokuştan ibaret olan bu hayatın, Güneş’in çevresinde attığı elli üçüncü turun, üçüncü ayının on ikinci gününün on beşinci saatinde Muzaffer Bey sıradaki nikahı kıymak için masasından kalktı.

Nikah defterindeki bilgilere şöyle bir göz atmıştı. Damadın adı Tigran’dı. Tigran Yeramyan… Gelinin adı ise Alara. Adının sıradışılığından başka Tigran Bey’i daha ilginç kılan hususlardan bir diğeri ise kendisinin Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı değil de Ermenistan’da doğmuş bir Ermeni olmasıydı. Bu nikah vesilesi ile de Türk vatandaşı olacaktı. Vesikalık fotoğrafı o Kafkaslar’a mahsus sert erkeksiliğin bütün detaylarını barındırıyordu. Kapkara saçlar, köşeli bir çene, kartal gagası gibi öne hamle yapmış kemerli bir burun ve keskin siyah gözler… Gelin ise Muzaffer Bey’in fotoğrafından anladığı kadarıyla mazbut bir kızcağıza benziyordu. Pek ihtişamlı bir güzelliği olmasa da sevimli bir yüzü vardı.

Muzaffer Bey, Devlet Malzeme Ofis’i mamulü metal dolabın içine özenle asılmış cübbesini kuşanmadan önce derin bir nefes aldı. Bunun gibi memleketin fay hatlarının iki yakasından birbirlerine kavuşmaya çalışan sevgililerin nikahlarında iki olasılık bulunurdu ve maalesef ikisi de birbirinden tatsızdı. Ya kalabalık ve gergin bir salonda nikahın o zirve anından önce ya da tamamen her şey olup bittikten sonra, damadı gururuna yediremeyen bir aile üyesi öfkesine yenik düşer, bu da zincirleme pek çok felakete neden olur ya da şahitler haricinde kimsenin olmadığı bomboş bir salonun hüznünde çiftler yapayalnız kalmayı göğüslemek zorunda kalacakları bir hayatın nasıl hissettireceği hakkında acı bir bilgi edinirlerdi.

Muzaffer Bey ikinci senaryoyu diledi. Cübbesini özenle giyip koltuğunun altında nikah defteri ve aile cüzdanı olduğu halde daireden çıktı. Bir anlığına yolunu şaşırdı. Okçu Musa Caddesi’ne taşınan bu yeni salona henüz alışamamıştı. Merdivenlerden inip fuayeye geçti. Sonra da 160 kişilik salona, kapalı gişe bir piyesi oynayacak tiyatrocular gibi sahne arkasından giriş yaptı.

Salona girer girmez kopan alkış tufanı Muzaffer Bey’in afallamasına neden oldu. Kıydığı bunca nikahta ilk defa böyle bir şey oluyordu. Kafasını kaldırıp topluluğu süzünce de bu nikahla beraber yaşayacağı ilklerin bundan ibaret olmayacağını anladı. Öncelikle salon hıncahınç dolmuştu ama beklentisinin aksine ufacık bir gerginliğin fikir katresi dahi hissedilmiyordu. Misafirlerle ilgili olarak ilk dikkatini çeken şey ise hayatında hiç bu kadar iri kadını bir arada görmemiş olmasıydı. Rengarenk ve cüretkar kıyafetleri içinde sarışınlar, kızıllar, esmerler, mor, yeşil, mavi ve tonlamaları için herhangi bir kelime olmayan pek çok renkte saçlara sahip başlar yönlerini kendisine çevirince yılların tecrübesine dayanan rahatlığından eser kalmadı. Henüz ne olduğunu tam anlayamamışken ikinci ve daha da güçlü bir alkış tufanıyla içinde büyüyen sıkıntı zirve yaptı.

Gelinle damat giriş yapmışlar ama zavallı Muzaffer Bey’in gözleri ortada bir damat görememişti. Damat kılığında biri vardı ve bu Tigran Bey olmalıydı ancak Muzaffer Bey on dakika önce dikkatle incelediği fotoğraftaki yüzle karşısında duran bu yüzü birbiriyle uyuşturamıyordu. Fotoğraftaki yağız kafkas delikanlısının mizacı ne kadar sertse karşısında bu siyah parlak takım elbise içinde dikilen – beyefendi demeye mantığı, hanımefendi demeye düşüncesinin dili varmıyordu – ademkızının yüzü o derece şen o derece ‘ince’ idi. Uzun saçları arkadan sımsıkı toplamış, fotoğraftaki martı kanatları gibi tek, geniş ve kalın kaşların bir zamanlar durduğu yere kalemle incecik kavisler çizilmiş, takma kirpiklerin, incisini gösteren bir istiridyenin kabukları gibi sardığı kapkara gözlerde sarhoş bir neşe barındıran Tigran, ceketinin ve gömleğinin altına saklayamadığı iri göğüslerini farkeden Muzaffer Bey’in kalp krizine iki adım mesafedeki şaşkınlığı karşısında gülümsedi.

Gelin ise başka bir alemdi. Fotoğraftaki o masum ve mazbut kızcağız gitmiş yerine kasıklarına kadar açılan derin yırtmaçtan taşan upuzun bacakları, tüm erkekleri bir bakışta talihsiz kazazedelere çevirecek Siren kayaları çekiciliğindeki gerdanı ve içinde küçük ateşler yanan gözleriyle, ölümlülere başedilemeyecek zevklerle işkence edebilecek şeytani bir melake gelmişti.
‘Ayol bu tonton bayıldı bayılacak.’ Bir kahkaha patlaması…

‘Ben kendine getiririm onu!’ Bir ikincisi…

Muzaffer Bey kalabılıktan kopan bu kahkahalarla biraz kendine gelir gibi oldu. Sonra tüm cesaretini toplayıp gülümsemeye çalışarak masada duran mikrofonu eline aldı. İlk defa ne söyleyeceği konusunda hiçbir fikri yoktu.

Şahitlerden Sevgi, Tigran’ın yanında ayakta dikilirken Muzaffer Bey’in yaşadığı şoklara dikkat etmeyip kendi düşüncelerine dalmıştı. Bu an Sevgi için de bir ilkti. 50 yıldır Taksim’de 30 yıldır da Yeni Çarşı’da yaşıyordu. Herhalde bir anlatmaya başlasa 3 yaşam sürecek kadar çok şey görmüştü. Ölümler, dayaklar, tecavüzler, mutluluklar, sevinçler, kahkahalar… Hüseyin Ağa Camii’ne taraf sokaklarda dürtüleriyle çevreleri arasında pinpon topuna dönmüş nice babayiğit tanımıştı. Ama hiç kendi cemaatinen birinin düğününü görmemişti.

Her ne kadar nikah, asker kaçağı olan Tigran’ın sınır dışı edilmesini önlemek için Kabareci Deniz’in dansçılarından biriyle ayarlanmış olsa da önemli değildi. Sonuçta nikah nikahtı ve bu nikahın hiçbir heteroseksüel düğününün yanına yaklaşamayacağı bir partisi de olacaktı. Hüseyin Ağa’nın bütün kızları en güzel halleriyle gelmiş, Sevgi de her gün yaptığından farklı olarak Toprak’ın dükkanında açtırdığı beyaz şaraptan bir değil iki şişeyi afiyetle yuvarlamıştı. Dergah denilen bu Tekel bayiinin müdavimler ondaki neşeyi farketmişler, bir parça ağzını da aramaya niyetlenmişlerdi ama o her zamanki gibi bildiğini kendine saklamıştı. 50 yıl boyunca çok şey öğrenmişti hayatla ilgili ama Sevgi’nin Beyoğlu’sunda tek bir ders hep bakiydi.

‘Bildiklerini gördüklerini kendine sakla.’ derdi Beyoğlu. Çünkü burada kimsenin işi başka kimseyi ilgilendirmezdi. Sevgi’ye göre bu da bir çeşit hoşgörüydü. Beyoğlu hoşgörüsü.

Muzaffer Bey bildiği bütün Rumi şiirlerini içinden okuyarak nikahı kazasız belasız kıymayı başardı. En sonunda da usul gereği şahitlerlerle tek tek el sıkıştı. Ne Sevgi’nin ne de diğerlerinin yüzlerine dahi bakmadı.

Hasan Hayyam / Jurnal.Net / 30 Ocak 2018

YAZARIN DİĞER YAZILARI...

İletişim:

E-Posta: hsnhyym@gmail.com

Twitter: @hsnhyym


YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır