RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
02-04-2018, Pazartesi
Jurnal.NET
Bu yazı bir guru, bir barbar ve bol bol Rolls Royce içerir
Aklınıza mukayyet olun arkadaşlar. Çünkü sözde tanrıların iddia ettiklerinin tersine zihnimiz bir hapishane değil özgür olduğumuz tek ülkedir. İşte bu özgürlüğün hakkını verdiğimizde, belki o zaman, sözde tanrıları deviren Antelope’un 40 köylüsünün sıradan yaşamlarındaki ya da bir barbarın sözlerindeki bilgeliği yakalamamız mümkün olur.
Uzun zamandır kafamı kurcalayan ama yaklaşık bir haftadır uyutmayan sorular var aklımda.

Tarikat nedir? Neye din denir? Kişisel gelişim ve ruhani arayışlar içindeki birey tam da kendini bulduğunu düşünürken aslında tamamen mi kaybolur? İnsanlar aldıkları eğitime, sahip oldukları varsıllığa ve imkanlara rağmen nasıl olur da bir müride dönüşebilirler? İdeolojiler, siyasi partiler, futbol takımları, dinler, tarikatlar, gurular, şeyhler, siyasi ya da entelektüel liderler aslında aynı zehrin farklı yüzleri midirler? Açık fikirli olmaya çalışırken kendimizi Çiftlik Bank mağduru olmaktan nasıl koruyabiliriz? Toplumsal hayatın en önemli ilkesi nedir? Hukuk, laiklik, düşünce özgürlüğü? Kişinin özgür iradesinden kendi kararı ile vazgeçmesi özgür iradenin meşru bir kullanımı mıdır? Özgür irade kavramını korumak için hukuk o iradeden vazgeçmek isteyene iradesine rağmen müdahale edebilir mi? Gibi gibi, gibi gibi…

Uykumun kaçmasına ve bu soruların zihnimde bağırmaya başlamasına neden olan şey ise Netflix’de yeni yayınlanmaya başlanan bir yapımı; Wild Wild Country adında bir belgesel. İnceliksiz tercümesi; ‘Vahşi Yaban Ülke’. Aslında yapılan Amerikan kültürünün oldukça pop bir kavramına gönderme ‘Wild Wild West’. Bunun sebebi hikayenin eskiden Vahşi Batı denilen topraklarda geçmesi ve belki de coğrafyanın ruhundan kaynaklı sebeplerle 1980lerde vuku bulan bu olayların 1880lerde yaşananlara benzerlik göstermesi. Bir nevi kasabaya gelen yabancı hikayesi. Yine de benim incelikli bir tercüme için önerim ‘Yahşi Ülke’ olur. Çünkü izlerken bazı yerlerde insanın ‘Oh ne güzel İstanbul ya!’ diyerek pasif agresif tavırlar takınası geliyor. Uzatmayayım.

Futbola gömüldüğüm bir Pazar akşamı modern meddahların ve orta oyuncularının programlarında saatlerimi amaçsızca harcadıktan sonra, uyuyana kadar bakınırım diye ilk bölümünü açtığım fakat sabah 4’e kadar bütün bölümlerini izlediğim nitelikli bir yapım bu belgesel. En muktedir yazarın bütün hayatını vakfetse dahi kurgulayamayacağı bir hikaye anlatıyor. Hikayenin başrolünde ise pek çoğumuzun işitmiş olup aslında hakkında hiçbir şey bilmediğimiz derviş kılıklı bir adam var; Osho. Gerçi bu dervişin iki düzine Rolls-Royce’u, biri (hem de 80li yıllarda) 1 milyon dolar değerinde pırlanta taşlı olan yüzlerce kol saati, birkaç tane özel jeti ve pek çok şirketi var ama olsun. Neydi o laf, şu kadı kızıyla ilgili olan? Tam hatırlayamadım. Neyse, hikayemize dönelim.

Her detayı vermeyeceğim. İzlemeye karar verirseniz keyfiniz kaçmasın. Ama ana hatları şöyle. Hindistan’da bir felsefe profesörü olan kahramanımız Osho, 60lı yıllarda devrimci fikirleriyle popülerlik kazanmaya başlar. Daha sonra 70lere doğru kendi icadı olan ‘dinamik meditasyon’ kavramı ve uygulamasıyla pek çok takipçi – ben diyeyim takipçi siz anlayın mürit – edinir. Özellikle hippiliğin 5 şartından bir olan hac farizasını yerine getirmek için Hindistan yollarına düşen batılı gençler arasında tanrı muamelesi görmeye başlar. Bu arada tanrı muamelesi derken ‘mübalağa sanatından’ bir örnek vermiyorum. Kendisine Tanrı diye seslenilmektedir. O zamanlar kendisi için seçtiği isim Bhagwan Shree Rajneesh’tir ve Sanskritçe bir isim-kelime olan Bhagwan’ın diğer dillerdeki karşılığı da tanrı. Şimdi burada bazı itirazlar yükselebilir, ‘Yok efendim Sanskritçe bir kelimenin pek çok farklı anlamı var, hem bu adamın söylediklerini okursanız hiç bir şekilde o anlamda kullanmadığını görürsünüz. vs. vs…’.

Bu itirazlara da hak verebilirdim… belki… Tabi eğer dil üzerinden kurulan iktidar gibi bir kavram hakkında düşünmemiş ya da Elias Canetti’yle tanışmamış olsaydım. Açıklama basit; öğreten kişi olarak çevreyle kurulan ilişkide kendini yüksekte taht benzeri bir koltuğa, dinleyenleri yere oturtup kendine de ‘Tanrı’ diye hitap ettirtirsen Sanskritçe’nin detayları, yapılan işin çevre üzerinde tanrısal bir iktidar tesis etmek olduğunu saklayamaz. Böyle bir konumlandırma kurduktan sonra söyledikleriniz gerçekte verdiğiniz mesajın yanında önemsizdir. Şeyhin postta oturmasının ve şeyhe, postla simgeleşen iktidarından dolayı aynı zamanda postnişin denmesinin bir sebebi var neticede. Zaten bu isim meselesi de bir tuhaf. Hepimizin bildiği adı olan Osho, Japonca ‘öğretmen’ demek ve hayatının son birkaç yılında kullandığı bir isim. Peki biz neden Bhagwan olarak değil de Osho olarak tanıdık bu arkadaşı? Önemsiz bir soru mu? Bence değil. Niyesini anlatayım dilim döndüğünce.

İsimlerimiz kimliklerimizin yapıtaşlarıdır. İsimlendirmek ise yaratıcı bir aksiyomdur. (aksiyom: doğru olduğu herkes tarafından kabul edilen önerme) Sonuç itibariyle insan türünün büyük bir çoğunluğu kelamla yaratılan bir evrene inanmakta. Kelam ve söz kültürel evrimimizde bilinçaltımıza nakşedilmiş bir yaratım aracı. Dolayısıyla kendimize yeni bir isim verdiğimizde yeni bir kimlik de yaratırız. Kimlikler de kendi geçmişleri ve kişisel mitleri ile gelen paket programlardır.

Peki bir insan neden yeni bir isim ister? Aşina olduğumuz en genel örnek Holivud klişelerindeki tanık koruma programları ya da son büyük vurgunlarından sonra Bahamalara yerleşen karizmatik haydutların durumu. Tamam, bu bir klişe ama klişelerde takdir edilmesi gereken bir noktayı da gözden kaçırmamak lazım. O nokta da bence genel bir eğilime işaret etme konusundaki tutarlılıkları. Yeni isimler, yeni ya da manipüle edilmiş geçmişler oluşturmamızı sağlar. Çünkü yeni gelecekleri ve en önemlisi ölümlerimizden sonra ardımızda bırakacağımız yeni itibari mirasları ancak yeni geçmişler sayesinde yaratabiliriz.

Şimdi sorumuza geri dönelim. Biz bu ‘dervişi’ neden Bhagwan olarak değil de Osho olarak tanıyoruz? Bu devrik tanrı ne oldu da kendi cennetinin bahçesinden kovuldu ve ilahi güçlerini kaybedip sıradan bir hoca oldu? İşte bahsettiğim belgesel tam olarak bunu anlatıyor. Hindistan’da artık pek barınamayan (radikal bir Hindu’nun suikast girişimi dahi söz konusu) takipçilerini/müritlerini ya da öğretisini/tarikatını/dinini daha rahat büyütebileceği bir yer arayışı neticesinde ABD’nin Oregon eyaletinin ıssız bir bölgesine taşımaya karar veriyor. Barınamama sebebinin temelinde ise bence şu yatıyor. Bhagwan’ın yeni dininin en vurucu öğesi seksi ele alış tarzı. Cinselliği, tabularımızı ve bizi kuşatan toplumsal duvarları yıkan bir eylem olarak görüyor. Bhagwan’a göre, kişilerin özgürleşmesinin başlangıç koşullarından biri seksi yerleşik kural ve algılardan bağımsız bir şekilde özgürce yaşaması. Devrimci bir sevişme tasarımı anlayacağınız. Aslında çok yeni bir buluş sayılmaz bu. Bir nevi Tantrik renovasyon diyebiliriz. İşte bu unsur Hindistan’ın oldukça muhafazakar ikliminde büyük bir rahatsızlık yaratıyor. Bir de hükümetle girişilen akçeli işler var galiba.

Neyse… Seksin bu şekilde tanımlanması aslında karşı çıktığım bir görüş değil. Ancak bunun kitlesel olarak uygulanmasını vaaz etmek yaşadığımız çağın dinamiklerini göz önünde bulundurduğumuzda oldukça sorunlu. Sorun olan tarafı ise şu; yaşadığımız dönem uzun bir süredir mistiklerin çağı değil. Benim, kapitalist tüketim kültürü altında inim inim inlediğimiz, özellikle de Büyük Savaş’tan sonra istikrarlı zirve tırmanışını sürdüren bu zamanlar hakkındaki kullandığım tabir – naçizane - Porno Çağı. Bu çağın en belirleyici unsuru da tüketimin cinsel bir deneyim haline getirilmesi ve bunun karşılığı olarak da cinselliğin tüketilen bir ürün ya da tüketimi destekleyen bir araç olarak konumlandırılması. Odanın ortasındaki bu ejderha başlı, aslan pençeli, timsah kuyruklu, lolipop penisli, turuncu fili görmezden gelmek ya da görmemek ya iddia edildiği gibi erdemli bir Tanrı olamayacak kadar gerçeklerden kopuk ya da Tanrı olsanız bile müridi olunmayacak kadar tokatçı bir kapitalist olduğunuza delalettir. Ne de olsa cinselliğin özgürce yaşanmasını dikte eden bir Porno Çağı fikri akımı aslında ‘seks satar’ kuralını uygulayan ‘Sports Illustrated’ bikini özel sayısıyla aynı pazar taktiğini uygulamaktadır. İtiraz edecek olan sevgili dostlarıma üzüntüyle haber vermem gerekirse, o güzelim Gopiler o masmavi Şivalar’la sevişip Garrudalar’ın sırtında çoktan terki diyar eylediler.

Öğretisinin ikinci ana sütunu ise ‘yeni insan’. İnsanlık ne çektiyse kendisini beğenmeyenlerden çekti zaten. Neyse… Bu yeni insan da önceki sürüm yeni insanlardan bir kısmında tasarlandığı gibi birbirini sevecek, tamamen paylaşacak, kusursuz bir saygı ve uyum içinde komşularıyla kardeş kardeş yaşayıp geçinecek ama aynı zamanda hayatın lezzetlerinden de kendini mahrum etmeyecek. Bu yeni insan prototipini Zorba Buda ismiyle formülleştiriyor. Buradaki Zorba, Mihalis Kakogiannis’in 64 yapımı klasik filminde Anthony Quinn’in sirtaki yapan kahramanı. Zorba Buda’da ki espri ise Buda kadar aydınlanmış ve dingin, Zorba kadar hayat dolu ve neşeli… Aydınlanmak için çileciliğe ya da kendinizi bir şeyden mahrum etmenize gerek yok demeye getiriliyor. Sizi bilmem ama böylesine gerçek olamayacak güzel olan sinirsiz et misali löp vaatler benim aklıma hep ‘dolara marka yüksek faiz!’ diyen rahmetli İmar Bank’ın reklamlarını getirir.İşte bu yeni insanların umarsızca sevişecekleri ütopik bir şehir kurma amacıyla kahramanımız ve sinyasinleri (müritlerine verdiği isim. kelimenin orijinal tekil formu sannyasi – sannyasa seviyesine ulaşmış ve maddi mülkiyetten vazgeçmiş kişi demek – anladın sen onu) daha önce de bahsettiğim Oregon eyaletinin Wisco ilçesinde devasa büyüklükte bir çiftlik arazisi alıp hemen işe girişirler. Aldıkları yerin yakınındaki tek yerleşim 40 (yazıyla kırk) kişinin yaşadığı Antelope adında bir köy/kasabadır. Bu arazide gerçekten de büyük işler yaparlar. Yollar, binalar, modern tarımın uygulandığı tarlalar, suni göller hatta bir baraj ve havaalanı. İşlerini tamamladıklarında Shangri La’yı kurduklarını iddia ederler. Her şey de gayet sorunsuz gitmektedir… küçük bir problem dışında. Antelope’un 40 sakini.

Aslında kasabada yaşayan bu 40 kişi gerçekten de pek önemli değildir. Hayatlarının geri kalan kısımlarını sükunet içinde yaşamak isteyen mavi yaka emeklilerinden mürekkep bir topluluk. Fazla bir eğitime sahip olmayan, Hristiyan, muhafazakar, beyaz, orta sınıf yaşlılar. Müritlerin bakış açılarını da katarsak bağnaz, yabancı düşmanı, dar kafalı ve aptal. Aslında bu sıradan insanların başlangıçta birkaç şeye pek anlam verememek dışında bir sıkıntıları olmaz. Bu kadar insanın bir üniforma gibi neden hep bordo ile turuncu arası bir tonda giyindiği ya da bu aynı renkte giyinen insanların neden günün hep aynı saatinde yol kenarına dizilip Rolls Royce içinde geçen bir adamı selamladıkları gibi. Ama işler Oshocuların yeni insanı daha rahat yaratmak için bu ‘köylüleri’ kasabalarından sürmek istemesiyle değişir. Tacizlerin sonucunda da yeni insanımsılar bu 40 sıradan kişiyi Kürşad’ın 40 fedaisine dönüştürür ve gerisi kendi fikrimce ABD tarihinin en tuhaf hikayesi olur.

Tabi bu tuhaflığı oluşturan arka planın önemli bir detayını da es geçmemek lazım. Dönem hippiliğin bütün masumiyetini kamuoyu nazarında Manson cinayetleri sebebiyle yitirdiği yıllardır. Bu da yetmezmiş gibi 1978 yılında Jim Jones adında bir psikopat (akademik terim olarak kullanıyorum) kurucusu olduğu Halk Kilisesi tarikatını Bolivya’da inşa ettiği Jonestown’a taşımıştır. Çocukları için endişelenen aileler adına, Jonestown’ı ziyaret eden bir senatörü öldürmüş sonrasında da sayısı 900’ü bulan müritlerini toplu intihara zorlamıştır. Bu korkunç olay 914 kişilik ölü sayısıyla en büyük kitlesel intihar olarak tarihteki yerini almıştır.

Tarafları ve arka planı olabildiğince anlatmaya çalıştım. İzlemesi sizden. Bundan sonra anlatmak istediğim konu hem bu hikaye özelinde hem de artık kendi kişisel çevremde yoğun olarak karşılaştığım gittikçe de tehlikeli olmaya başladığını gördüğüm bir eğilim. Kişinin kendi zihnine/aklına düşmanlaştırılması.

Bhagwan’ın kitaplarında ısrarla üzerinde durduğu ve öğretisinin iki ana sütununu üzerine diktiği bir zemin var. Özellikle de günümüzde yoga eğitmenlerinin sertifika programlarında okutulan bir kitap olan Boş Kayık’ta derinlemesine vaaz ettiği bir konu. Kitap aslında Osho’nun Lao Tzu, nam-ı diğer Tao, üzerine yaptığı konuşmaların derlemesi. Tao aslında dayının adı değil felsefesinin adı. Zaten tao, yol demek. Hem Lao Tzu hem de bir diğer Taocu düşünür olan Zhuang Zhou meselleri üzerinden egonun neden ve nasıl öldürülmesi gerektiğini anlatıyor. Okumanızı hararetle tavsiye ederim. Her ne kadar kitabın daha yarısına gelene kadar onlarca çelişki yakalamanız mümkün olsa da Osho ilk sayfalarda yaptığı bir uyarıyla bu çelişkilerin sorumluluğundan ustaca sıyrılmayı başarıyor. Özet olarak şöyle sesleniyor; ‘Bugün düşündüğüm yarınımı bağlamaz, dün söylediğime öbür gün katılmayabilirim.’ Rahmetli Demirel’in kulakları çınlasın.

Bu konuşmalarda ego ve zihin birbiriyle özdeşleştiriliyor. Kişinin kendini gerçekleştirebilmesi, hayatımızın gerçekte var olduğu tek zaman dilimi olan ‘an’da yaşayabilmemiz için boş bir zihne sahip olunması gerektiğini savunuyor. Böylece duyularımızın açılabileceği ve çevresel bağların kişiyi hapseden zincirlerinden kurtulabileceğimizi salık veriyor. Yogayla, nefesle ve meditasyonla uğraşan arkadaşların aşina oldukları cümleler vardır. ‘Şimdi zihnini sustur. Günlük dertlerini, kaygılarını unut. Sesime ve nefesine odaklan. Vs. vs.’ Burada – bence Osho ve diğer kıymeti kendinden menkul tanrılar özelinde - bilinçli olarak yapılan anlam kaydırmaları mevcut. Parçalayarak inceleyelim.

Anlamı kaydırılan ilk kelime ego. TDK’ya göre tanımı basit; ben ya da benlik demek. Psikolojide ego 3 ruhsal aygıttan biri. Diğer ikisi, id ve süperego. Bu alanda egonun tanımı, dış dünyanın gerçekleri ve iç dünyanın haz arayışı arasında dengeyi sağlayan araç olduğu şeklinde. Görüldüğü üzere bu iki farklı tanımda da egoya yüklenen herhangi bir olumsuz anlam mevcut değil. Fakat kullandığımız dil sözlükler veya akademik dünya ile sınırlı da değil. Uzun bir süredir de ego, kelime olarak bu iki tanıma karşılık gelecek şekilde kullanılmıyor. Sebebi konusunda pek emin değilim. Belki de bizleri delirten terapistlerimizi delirtmek için yaptığımız bir şey. Ama egonun kolektif bilincimizde edindiği anlam bencil, kibirli ve kendi ihtiyaçlarımız dışında kalan her şeye ilgisiz olmamızı sağlayan ve hepimizin içinde var olan bir şeytan olduğu yönünde. Dolayısıyla zihnimizi, egonun bu yozlaşmış anlamı ile özdeşleştirdiğimizde; aklımızı, hayatımızı zehir edebilecek bu şeytanı besleyen, hastalık yayan bir bataklık olarak konumlandırmış oluruz.

Aşina olduğumuz diğer cümleler bu işi daha doğrudan yapıyor. ‘Zihnini boşalt, sustur. Dertlerini ve kaygılarını unut.’ Dert ve kaygılarımızın bunaltıcı düşüncelerinden azade bir nefes almamız için neden zihnimizi susturmamız gerekir? Çünkü zihnimiz, problemlerimizin var olabileceği tek alandır. Önerme bu şekilde. Bu telkine yeterince maruz kalırsak, aklımız, karşılaştığımız güçlükleri aşmamızı sağlayan en güçlü silahımız olmaktan çıkar. Peki sözde tanrılar bunu neden ister?

1988 yılında henüz 8 yaşındayken izlediğim ve o günden beri hayatımda önemli bir yere sahip olan bir film vardır. Dilimize Barbar Conan adıyla çevrilen Conan The Barbarian. Süper kahramanların ortaya çıkıp dünyamızı 780 kere kurtarırken sinema sanatının içine etmeye başlamalarından önceki döneme ait olan bu film, nazarımda gelmiş geçmiş en başarılı çizgi roman uyarlamasıdır. Tartışmam bile.

Ama filmin tek özelliği bu değil. Gösterim tarihi 1982. Senaryosu Oliver Stone ve aynı zamanda filmin yönetmeni olan John Milius’a ait. Robert E. Howard tarafından yaratılan bir karakter olan Conan’ın başlangıç hikayesini anlatıyor. Hyborian adında hayali bir çağda geçiyor maceralar. Filmi de, çizgi romanı da bilenler bilir. Film her ne kadar var olmamış bir çağın fantastik karakterlerini anlatıyor gözükse de aslında çekildiği tarih olan 1981 yılının Amerikan toplumundaki en güncel meselelerinden birini işliyor. Tarikatları.

Film yıllar içinde pek çok eleştiriye ve suçlamaya uğradı bu arada. Şoven, güçlünün güçsüzü dilediğince ezebildiği, seksist ve hatta faşist bir karakter olmakla suçlandı Conan. Katılmıyorum. Sadece filmde değil, çizgi romanda da kendine yer bulan güçlü kadın karakterlerin (Valeria, Sonja) olduğu bir dünyaya seksist demek çok isabetli değil. Ayrıca konu zaten fantastik bir zamanda ve zorlu, güvenilmez bir dünya tezahüründe geçiyor. Conan’ı gey evliliğini destekleyen, vejetaryen bir karakter olarak kurgulamak kötü bir yazarlıktan başka bir şey olmazdı. Ayrıca Conan’ın bu konulara karşı olan tavrı kusursuz bir ilgisizlik olurdu. Ama artık özellikle batı toplumlarında kültürel hayatı esir almaya başlamış PC (Political Correctness – Politik Doğruculuk) ve SJW (Social Justice Warrior – Sosyal Adalet Savaşçısı) akımlarının zorbalarına gel de anlat. Neyse dağıtmayayım daha da…

Baş kötü James Earl Jones’un canlandırdığı Thulsa Doom adında bir büyücü. Her şehirde bir merkezi bulunan ve gittikçe hızlı yayılan yılan tarikatının lideri. İnsanları ailelerinden koparıp kendi müridi haline getiriyor. Biraz da Hasan Sabbah gibi. Krallara ve diğer otoritelere karşı kendi çocuklarını kullanmakta. Daha önceki yıllarda da – tesadüf eseri(!) – Conan daha küçücük bir balayken köyüne baskın verip anasını babasını öldürüyor. Conan’da başka bir efendiye bir köle olarak satılıp şans, talih, kader ve yeteneklerinin birleştiği olay örgüsü sonunda aman vermez bir savaşçı/hırsıza dönüşüyor. Sonra bizimkini Kral Osric – Max von Sydow – bu tarikata kaptırdığı ahu gözlü biricik kızını kurtarsın diye tutuyor. Conan da gidip çeşitli güçlüklerden sonra Thulsa Doom nam büyücünün kafasını kesiyor. Tabi benim fıtık ameliyatı yapmaya çalışan bir kasap gibi anlattığım bu senaryo müthiş bir sinematografi ve Basil Poledouris’in unutulmaz besteleriyle işleniyor.

Filmin açılış sekansında artık çok ustaca bir sembol kullanımı olduğunu düşündüğüm bir sahne var. Nietzsche’nin ‘Öldürmeyen acı güçlü kılar.’ deyişinin belirdiği siyah ekran, Poledouris’in ‘Anvil of Grom’ (Crom’un Örsü – Crom, Conan’ın Tanrısı) bestesiyle demirhanelerinin kızıl ateş ışığında çelik dövüp kılıç yapan Conan’ın anne ve babasını göstermeye başlıyor. Başlangıç sekansı bittikten sonra da Conan’ın babası fonda ‘Riddle of Steel’ (Çeliğin Bilmecesi/Sırrı) çalarken oğluna ilk ve son öğüdünü veriyor.Şöyle diyor Conan’ın babası;

‘Ateş ve rüzgar gökten, göğün tanrılarından gelir, ama senin tanrın Crom’dur. Crom dünyada yaşar. Bir zamanlar devler yaşardı dünyada Conan ve kargaşanın karanlığında Crom’u aldattılar. Ondan çeliğin sırrını çaldılar. Crom hiddetlendi, dünya sarsıldı. Ateş ve rüzgar devleri yere yıktı ve cesetlerini suya attı. Ama öfke içindeki tanrılar çeliğin sırrını almayı unuttular. Onu savaş meydanında bıraktılar.

Ve onu bulan bizlerse, sadece insanız. Tanrı değil… Dev değil… Sadece insanız. Çelik, sırrında daima bir gizem taşıdı. Onu öğrenmelisin Conan. Onun disiplinini öğrenmelisin. Çünkü bu dünyada kimseye, ama hiç kimseye güvenemezsin. Ne erkeklere, ne kadınlara ne de hayvanlara… Ama bu…’Tam burada baba Conan elinde tuttuğu kılıcı kaldırır.

‘İşte buna güvenebilirsin.’

Sözde tanrıların istediği şey işte budur. Yaşamımızda mevcudiyetimizi var edebilmek için güvenebileceğimiz tek şey olan zihnimizi bırakmamız, onu boşaltmamız. Bunu reddedip, zihnimizi boşaltmayıp tersine kendi geçmişimizin unutmak istediğimiz hatalarıyla ve küçük zaferleriyle, dürtülerimizin sebepleri konusunda dinmez bir merakla, evren, dünya, tarih, dinler, felsefeler hakkında bilgilerle doldurup, cesaretle yaşayıp tecrübeyle zihnimizi daha da keskinleştirirsek bu sahte tanrıların hayat bulabilecekleri tek yeri onların cehennemine çevirmemiz mümkün olur. Çiftlik Bank’ta yumurta, 1930lar Almanya’sında bir Nazi, Cübbeli’nin eteğini öpen bir dudak, Adnan Hoca çiftliğinde bir kedi ya da Osho’nun Rolls-Royce’una benzin olma riskinden de kurtuluruz.

Bu riskleri küçümsemeyin dostlarım. Değişik şekil, isim ve kılıflarda çevremizdeler. Özellikle ülkemizin seküler kesimi tarikat olgusunu sadece cübbe ve sarıkla ilintili bir kavram olarak algıladığı için bir tür bireyselliği sakat bırakma, özgür iradeyi yok etme mekanizması olan tarikat yapılarına karşı daha savunmasız kalabilir. (diğer taraf zaten kayıp vaka) Tarikatlar basitçe tek bir liderin iktidarı için kişilerin özgür iradelerine el konulan toplumsal yapılar olarak tanımlanabilir. Bu yapılar kültürümüzün tarihinde aile ve aşiretle beraber, kurduğumuz teşkilatlanma anlayışımızın köşe taşlarından biri olagelmiştir. Türk toplumunu oluşturan yarı bireylerin siyaset yapışında, spor kulübü taraftarlığını yaşayışında, tarihe bakışında, edebiyattan sanata en entelektüel meseleleri dahi tartışma adabında yaşadığı problemlerin kök nedeni de bence toplumsal belleğimizde hala yaşamakta olan mürit zihniyetidir. Bireyin zihninin boşaldığı yerlerde o zihni dolduran şeyhler, ulular, gurular, tek adamlar ve efsane başkanlar türer. Bu şablonu yakaladığımız zaman şaşmaz yanılmaz fikri liderlerini, sahip oldukları bütün kusurlara rağmen sarsılmaz kör bir itikatla savunan bir Birikimci ya da Aydınlıkçı’yla, üfleyerek roket düşürdüğünü iddia eden bir şeyhe hayran hayran bakan bir mürit arasındaki tek ayrımın giyim kuşamdan kaynaklı makyaj farklar olduğunu fark ederiz.

Makyajın ötesine baktığımda bu birbirine hiç benzemez görünen grupları birleştiren ve beni dehşete düşüren benzerlik şu olmuştu. Lidere yöneltilen boş balık gözleri… Daha önce pek çok yerde karşılaştığım bu balıkların her çeşit suda üretilebileceğini anlamam ise ancak iki yıl önce mümkün olmuştu.

Hevesle gittiğim bir yoga inzivası. Gün içinde yapılan pratikleri bitirmiştik. Yapabildiklerimin ve yapamadıklarımın muhasebesi, tabiatın üzerime saldığı dinginlikle gayet keyifli bir halde akşam saatlerinde yapılacağı duyurulan sohbete katıldım. Bir kısmımız salonda bulunan koltuklara, divanlara, geriye kalanlarsa yere oturdu. Bu arada inzivaya katılanların ezici çoğunluğunun birbirlerini önemli bir süredir tanıdıklarını belirtmem lazım. Muhabbet kısmı (daha çok monolog) biraz hayal kırıklığına uğratma haricinde her hangi bir sıkıntı vermemişti. En ucuz kişisel gelişim kitabında bulabileceğiniz gevezelikler diyeyim. Ne bekliyordun ki arkadaşım diye soracak olursanız çok cevap veremem. Ama insan, tartışılmaz bir pratik uzmanlığa sahip, oldukça da sevecen bir insan gibi görünen yogimizin çevresine yaydığı bilge ‘enerji’den Jung, Campbell ya da Eliade göndermeleri beklerken alt tarafı bir Robin Sharma’yla karşılaşınca üzülüyor işte. Neyse… 1 saat süren bu kendini gerçekleştirme üzerine dönen vırvır bittikten sonra da mantralar başladı. Mantra, kandil geceleri söylenen ‘Allahümme salli’ gibi ilahilerin Hindu kuzeni. Yoga pratiği için bir zorunluluk değil. Zaten insanların bir arada şarkı söylemelerinde de mesele edilecek bir durum yok.

Buraya kadar da hiçbir rahatsızlık hissetmemiştim. Ta ki balıklar kıyıya vurana kadar. İnsanlar neşeli neşeli mantralara eşlik ederken ben sanırım ailemden gelen pozitivist genlerimin şüpheciliğiyle çevreme bakınıyordum. Sandalyesiyle merkez olacak şekilde oturan hocanın önünde, bir yay çizen topluluğun en sağında duruyordum. İşte o an onu gördüm. Yerde bağdaş kurmuş, uzun sarı saçlarını sımsıkı toplamış, omuzlarına sardığı bir şal içinde hocasının dizinin dibinde, kocaman bir gülümsemeyle yukarı bakarken… Sonra yanında oturan aynısının esmer versiyonu, sonra bir başkası… Yıllar önce lisede bizlere hep boş bir kabuktan ibaretmiş gibi gelen çeşitli cemaatlerin dershanelerini giden Nurcu arkadaşlarım birden yanıma gelmişlerdi sanki. Ama bu sefer rengarenk taytlar içindeydiler. O gün oldukça şaşırmıştım. Çünkü bu açık fikirli, modern görünümlü kitlenin içinde boş bakışlı müritler görmeyi gerçekten hiç beklemiyordum. Ama daha sonraki zamanlarda bu ulu bilge hocanın, Acun’un Yetenek sizsiniz programında jüriler önünde hanım bir kızımız ile beraber yaptığı akro-yoga kırması tuhaf dansın videosuyla karşılaştığımda hiç şaşırmadım. Videoyu bulmak için biraz aramak gerekiyor. Hocamızın kendi sitesindeki biyografisinde de bu deneyimi maalesef diğer ruhani deneyimlerinin yanında yer bulamıyor. Aydınlanmanın zikzaklı yolları deyip kapatayım konuyu.

Bir anlığına durup düşünürseniz bu eğilimin çevremizde ne kadar yaygınlaşmış olduğuna kanaat getirebilirsiniz. Allah’ı keşfettiren nefesçiler, sizi çeşitli galaksilere götüren ve melekleriyle - herhalde Whatsapp üzerinden - haberleşen seçilmişler, nereden nasıl eğitim aldıkları belli olmayan aile dizincileri, rekiciler, alternatif tıpçılar ve tabi ki astrologlar… Hatta benim kendimce Neo Müslüman Pozitivistler dediğim ve ciddi ciddi 80 yaşında bir ablanın peygamber olduğuna inanan bir ekip dahi mevcut. Topluluğun rütbelilerine ışık öğretmenleri gibi bir şey diyorlar. Bir de tüm bunlara ülkemizin büyük çoğunluğunun zaten iradelerinin ancak cüz-i olduğuna canı gönülden iman etmiş olduğunu ekleyeyim.Belki denesen daha farklı düşünürsün derseniz, akla büyük önem veren biri olarak tecrübe etmediğim konular hakkında yorum yapmayacağımı; ama orada, o toplulukla hissettiğiniz sevginin gerçekliğini öne sürerseniz, 1934 yılında Nürnberg mitinginde toplanan 700,000 Alman’ın biricik liderlerinin kendilerine karşı hissettiği sevginin gerçekliğine sonraki 11 yıl boyunca nasıl inandıklarını; bir parça açık fikirli ol kardeşim sen de diye atar yaparsanız da açık fikirli olmak için ilk koşulun bir fikre ya da bir fikri değerlendirecek bir zihne sahip olunması gerektiğini öne sürerim.

Zihnimiz varoluşumuzun tek dayanağıdır. Simülasyon Teorisi’nin tasvir ettiği bir dünyada (Matrix) yaşayıp, duyularımız bize sunulan bir programın algoritmalarıyla manipüle ediliyor olsa dahi, varoluşumuz ancak zihnimizle sürdürülebilir. O gerçekliğin ötesine geçip geçemememiz konuyla ilgisiz bir paradokstur. Zaten paradoksu kırabilecek biricik şey de yine zihnimizdir. Bu sebeple de zihnimizi susturmak ya da onu boşaltmaktan ziyade tersine onu daha da keskinleştirecek her şeyi yapmanızı öneririm sevgili dostlar. Bu yolda yoga pratiğinin, şaman yolculuklarının, nefes egzersizlerinin ya da meditasyonun oldukça faydalı olabileceğini de kabul ediyorum, ama tek bir şartla; aklınıza sıkı sıkı tutunursanız…. Benim kişisel tercihim kendini kanıtlamış bir akademik disiplin olarak psikoterapi. Ama terapide selfi çekmek diğerlerinde olduğu kadar ‘cool’ değil diyorsanız, bu kadar sayfa boyunca vaktinizi aldım. Kusuruma bakmayın.

Aklınıza mukayyet olun arkadaşlar. Çünkü sözde tanrıların iddia ettiklerinin tersine zihnimiz bir hapishane değil özgür olduğumuz tek ülkedir. İşte bu özgürlüğün hakkını verdiğimizde, belki o zaman, sözde tanrıları deviren Antelope’un 40 köylüsünün sıradan yaşamlarındaki ya da bir barbarın sözlerindeki bilgeliği yakalamamız mümkün olur.

Not: Akla olan düşmanlığın mikro ve makro sonuçları üzerine iki belgesel önerisi; ‘Holy Hell’ ve ‘Hitler’s Circle of Evil’.

Hasan Hayyam / Jurnal.Net / 2 Nisan 2018

YAZARIN DİĞER YAZILARI...

İletişim:

E-Posta: hsnhyym@gmail.com

Twitter: @hsnhyym


YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır