RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
02-05-2018, Çarşamba
Jurnal.NET
Bir damla kan çok şey anlatır
Son yıllarda çok önemli gelişmelerin kat edildiği hematojik hastalıklar tedavi seçeneklerinin arttığı ve klinik çalışmaların en çok yapıldığı alanlardan biri haline geldi.
FULDEN KORKMAZ

Nadir hastalıklar 2000’de bir veya daha az kişide görülen hastalıklar olarak kabul edilmektedir. Dünyada bilinen 6-8 bin nadir hastalık var. Bu hastalıklar dünya genelinde 250-300 milyon insanı, ülkemizde ise yaklaşık beş milyon kişiyi etkiliyor. Dünya genelindeki destekleyici çabalar birçok nadir hastalığın tedavisine yönelik önemli gelişmeleri de beraberinde getiriyor. Her 100 bin kişiden 3/9’unda görülen bir kan kanseri olan Multiple Myeloma’nın tedavisi için son yıllarda başarılı ilaçlar geliştirilmektedir. Yeni ilaçların Multiple Myeloma’da tedaviye yanıt oranını iki kat artırıyor ve bu durum da hastalığın ilerlemesini ve ölüm riskini yüzde 61 oranında düşürüyor . Her yıl 100 binde 2-3 yeni kişide görülen ve nadir hastalıklar arasında yer alan Hodgkin Lenfoma’da da yeni ilaçlarla kür şansının yüzde 95’lere kadar çıkabiliyor. Hematolojik hastalıkların büyük bir bölümü, tedavisi hayati önem taşıyan hastalıklardır. Bazıları yavaş, sinsi seyirli, ilerleyici hastalıklardır ve tanı konulması zaman almaktadır. Lenfoma ya da lösemi gibi kanserler ufak bir kan sayımıyla ortaya çıkabiliyor. Yapılacak küçük bir kan sayımında; kolesterolden hemoglobine, diyabetten kanser markerlarına kadar sağlık durumunuzla ilgili birçok bilgiye sahip olunabiliyor. Okan üniversitesi Hastanesi Öğr. Üyesi Dr. Mehmet Şevki Uyanık'a göre, yılda iki kez check up yaptırmak hayat kurtarıcı olabiliyor.

Hematoloji nedir? Hangi hastalıkları kapsar?

Hematoloji kan bilimi demektir. Kan ile ilişkili bütün hastalıklara bakıyoruz biz. Normalde bizim damarlarımızda kırmızı renkli akan kan aslında üç parçadan oluşuyor. Tıpkı bir nehir nasıl dağın içerisindeki bir kaynaktan doğar ve yatağında yayılır, bizim kanımızda kemik iliğinin içerisinde yapılır ve damarlara yayılır. Bu damarlarda gezen üç parça kana anlaşılması kolay olsun diye beyaz kan, sarı kan ve kırmızı kan diyoruz. Kırmızı kanı oluşturan alyuvarlar sayıca daha fazla olduğu için kana rengini kırmızı kan vermiş diyebiliriz. Alyuvarlarımız haricinde akyuvarlarımız var. bunlarda beyaz kanı oluşturuyorlar. Bunun yanında da kan pulcukları var. Buna da kabaca sarı kan diyebiliriz. Normalde alyuvarlar vücudumuzun dokularına oksijen taşıyan elemanlar. Akyuvarlar, beyaz kan elemanları da vücuda bir mikrop, herhangi düşman girdiği zaman onlara saldıran elemanlar. Kan pulcukları olan sarı kan ise damar cidarındaki herhangi bir zedelenme olduğu zaman damar cidarını kabaca bir alçıyla kapatan kan elemanlarıdır. Dolayısıyla bu kan elemanlarının eksiklikleri ve fazlalıkları bizim ilgi alanımıza giriyor. Bunun yanı sıra sayıca normal olup işlevleri bozuk olan hastalıklarda bizim ilgi alanımıza giriyor. Özetleyecek olursak bizim beyaz kan elemanları malum mikroplara karşı savunmamızı oluşturuyor eğer bunlar eksik olursa viral, bakteriyel, mantar enfeksiyonları olabilir. Bunun haricinde kırmızı kan elemanları eksik olursa dokulara oksijen taşınamaz ve kansızlık oluşur. Konsantrasyon güçlüğü, baş ağrısı, çarpıntı, ve nefes darlığı gibi şikayetler olur. Çarpıntının sebebi dokulara yeterli oksijen ulaşamayınca kalp bunu kompase etmeye, dengelemeye çalışıyor yani çarpış hızını arttırıyor. Dolayısıyla böyle şikayetler ortaya çıkar. Bunun yanı sıra sarı kan elemanlarının eksikliğinde de herhangi bir dokuda kanamalara eğilim ortaya çıkar.


Okan üniversitesi Hastanesi Öğr. Üyesi Dr. Mehmet Şevki Uyanık

Hastalıkların belirtileri nasıl ortaya çıkıyor?

Hastalıktan hastalığa değişiyor mu yoksa kan hastalıklarının temelinde hastalığın oluştuğunu gösteren bir belirti var mı?Bu hepimizin konstitüsyonel dediği bir takım bulgular vardır. Bunlar genel bulgulardır. Bu genel bulgular bahsettiğimiz mekanizma üzerinden kurgulanmıştır. Yani mesela kırmızı kan elemanları düştüğü zaman herhangi bir kan hastalığına bağlı az önce bahsettiğim bazı bulgular ortaya çıkıyor. Hematolojik hastalıkların iki türü vardır. Bunlar beni benign ( iyi huylu) ve malign (kötü huylu) hastalıklardır. Malign hastalıkların temeli hızlı şikayetleri ortaya çıkarır. Aralarındaki fark genelde budur yani semptomların ortaya çıkış şeklidir. Kan kanserlerini biz ikiye ayırıyoruz kötü huylu olsalar dahi. Bunların bir kısmı akut bir kısmı kroniktir. Akut, hızlıca ortaya çıkmış kan kanserleridir. Akut kan kanserlerinin tanımında hastayı günler, haftalar içerisinde belki de saatler içerisinde öldürebilir diyebiliriz. Kronik hastalıklar ise hastayı haftalar aylarca yaşatarak ölümüne sebep olan hastalıklardır. Şikayetlerin şeklinden ziyade kan hastalıkları süreyle doğru orantılı olacak semptom ve bulgulara neden olabilir.

Hastalık sürecinde kullanılan başlıca tanı yöntemleri nelerdir?

Tabii şimdi kan hastalıkları dendiğinde bizim ilk aklımıza gelenlerden biri kansızlıktır. Kansızlık bizim kırmızı kan elemanlarımızın düşüklüğü ile oluşan bir durumdur. İlk başta da dediğim gibi kanın içerisinde üç parça var. Kansızlık dediğimiz hastalık (özellikle bayanlarda sıkça görülür) alyuvar düşüklüğüdür. Alyuvarların sayıca azlığıdır. Bunun en önemli nedeni de demir eksikliğidir. Normalde dünya nüfusunun 8/1’inde kansızlık bulunmaktadır. bu birlik dilimin yarısının kansızlığı demir eksikliğinden kaynaklıdır. Bunun oluşmasının sebebi de bizim kanımızın içerisinde hemoglobin denilen bir protein var ve bunun yapı taşlarından biride demirdir. Eğer demir azalırsa alyuvarın yapımı bozulacağından dolayı bunlar sayıca azalırlar. Böylece ortaya demir eksikliği kansızlığı çıkar. Bunun haricinde kansızlığa neden olsan besinsel eksikliklerin yani B12, Folikasit eksikliği ve diğer elementler ve metallerin eksikliğine bağlı olabilir. Dolayısıyla öyle kansızlığın tanısını koyarken, normal koldan alınan bir kanda bir kan sayımı yapmak, demir, B12 ve folikasit testleri yapılır. Bunun yanı sıra hematolojinin ilgi alanına lenf bezesi tümörleri ve lösemilerde girer. Lösemiler halk arasında kan kanseri, kemik iliği kanseri olarak bilinen hastalıklardır. Bunların bazen tanısında çevre kandan aldığımız numunenin bir damlası mikroskop camının üzerine damlatılır ve burada incelenir. Bazı hastalıklarda bahsettiğim bu üç kan elemanının özellikle alyuvarlarının yapısı bozulur. Özellikle kan kanserinde ortaya tümör hücreleri çıkar ve bunlar kanımızda dolaşırlar. Biz bunlara blast adı veririz ve yaymada görebiliriz. Dolayısıyla kan sayımında hiçbir anormallik olmadan dahi baktığımız periferik kanın mikroskobik incelemesinde kan kanseri tanısı koyduğumuz olur. Kan kanserleri ve lenf bezesi tümörleri geneli bu şekilde kana sirayet etmeyebilir. Bu durumda kan kanseri ve lösemi gibi hastalıklar için konuşursak yüzden kemik iliğinden numune almamız gerekebilir. Kanın kaynağı kemik iliğinin içindedir. Bazı lösemiler sadece kemik iliğini tutar ve çevre kana çıkmaz. Bunlara alösemik lösemi diyoruz. Kemik iliğinden numune alınır incelenir ve tanısı konur. Genelde bu şekilde yollar izleriz. Bunun yanı sıra lenfoma yani lenf bezesi tümörleri bizim ilgi alanımıza girmektedir. Lenfoma da ise hastalık genellikle lenf nodu bölgelerini tutar. Bu lenf nodları bizim bezeler adını verdiğimiz bir çoğumuzda ağız, diş problemleri diş çürüklerine bağlı elimize hemen çenemizin altında gelebilecek bezelerdir. Bu bezeler sadece çenemizin altında değil boynumuzda, koltuk altımızda, kasıklarımızda ve iç organlarının etrafında da yer alırlar. Bu lenf bezelerinden bir kısmını biz muayene ile görebiliriz. Bunlara yüzeyel lenf bezleri denir. Bu iç organları etrafında olanlar hariç saydıklarım yüzeyel lenf bezleridir. Lenfoma lenf bezesinin tümörüdür ve bu yüzeyel lenf bezlerini tutabilir. Lenf bezesi muayenesinde ele gelebilirler yada belili görüntüleme yöntemleri ile görülebilirler. Bunlar sırasıyla ultrason,tomografi,mr veya pet ct yöntemidir.

PET CT nedir?

Pet tomografisi en anlaşılır şekliyle renkli tomografidir. Normal şartlarda hepimizin bildiği tomografi kişinin x ışınlarına çeşitli yönlerden tabi tutarak iç organlarının gösterilmesidir. Normalde bizim akciğer filmimizin tek bir yönden gönderilmiş x ışınlarıyla çekilen hali akciğer filmidir. Eğer bu x ışınlarını 360 derece dönen bir detektör vasıtasıyla çekerseniz iç organları daha net görebilirsiniz. Kontur yapılarını daha iyi anlarsınız. Pet tomografisinde buna bir de nükleer görüntüleme yöntemi eklenir. Burada kabaca şu şekilde söyleyelim şeker içeren bir radyoaktif madde damardan zerk edilir. Beraberinde tomografi çekilirken bu radyoaktif maddelerin nerelerde toplandığına bakılır. Bu radyoaktif maddeler genellikle mikrobik hadiseler, enfeksiyonlar, enflamator hadiseler (yangı) ve beraberinde tümöral hadiseler yani kanserler de tutulum gösterir. Dolayısıyla bu bizim hastalıklarımızdan örnek verecek olursak mesela lenfomada bu radyoaktif maddeler gider ve lenf bezelerinde tutulur. Biz onu tomografik olarak hem tam tutulduğu yeri görürüz hem de tutulum şiddetini görürüz. Bu bize tanıyı koyarken hastadan nerelere tuttuğunu yada evresini gösterir hem de tedavi sonrasında buralarda iyileşme var mı yok mu bu konuda bize bilgi verir. Pet tomografisi bizim günümüzde kullandığımız en sık görüntüleme yöntemidir.

Hangi tür kanserlerin tanımında kullanılır?

Avantajları nelerdir? Pet tomografisi, tomografiden bir basamak üstte olan bir görüntüleme yöntemidir aslında. Bazı hastalıklarda pet tomografisi maalesef işe yaramaz. Özellikle yavaş seyirli hastalıklar tümör hücrelerinin çok fazla miktarda şeker kullanmayacağından dolayı çünkü bunlar yavaş seyrediyorlar pet tomografisine çok iyi şekilde yansımayabilirler. Pet tomografisi çekerken tomografik kısma normal bizim bilgisayarda bilgisayar tomografide bildiğimiz kadar iyi bir anatomik görüntüleme sağlayamaz. Organların çeperlerini, içerlerindeki tümör dokusunun kontör yapısını tomografi kadar çok iyi vermez. Çünkü oradaki asıl maksat kabaca o renkli maddenin tutulumunu ve ne şiddetle tutulduğunu göstermektir. Dolayısıyla bazı tümörlerde pet tomografisini atlamak söz konusu olabilir. Özellikle yavaş seyirli tümörlerde. Tümörün yanında hastalar bize bir yangıyla ve mikrobik hadiselerle gelir. Dolayısıyla onlarda da bu maddenin tutulumu olacağından dolayı tümörle karışabilir bu hadise. Bundan dolayı bunlar pet tomografisinin dezavantajıdır. Dolayısıyla pet tomografisi her tümörde istenilen bir tomografi değildir. Belli tümörlerde görülebilir. Örnek verecek olursak akut lösemi dediğimiz kan kanseri yani lösemilerde veya kemik iliği kanserlerinin tanısında yeri yoktur. Çünkü akut lösemi, kan kanseri ve kemik iliğini tutan bir hastalıktır. Lokal olarak lenfomada olduğu gibi belli lenf bölgelerine lokalize veya gidip bir organa sıçrayan bir tümör değildir o yüzden kullanımında yeri yoktur pet tomografisinin. Pet tomografisinin temel avantajı tedaviyi verdikten sonra hastalığın ne durumda olduğunu en güzel şekilde gösterir. Bu yanı sıra kemik iliği kanseri diyebileceğimiz multipl miyelom dediğimiz bir hastalığımız var. bu sistemik tutulmadır ve vücudun her yerini tutabilen bir hastalık. Burada kemik tutulması da söz konusu olabiliyor. Kemiklerde kırılmalara neden olabiliyor. Normal tomografiyi çekerken biz vücudun belirli bölgelerini görebiliyoruz çünkü verebileceğimiz radyasyon dozu belli ve bu görüntüleme yöntemini yaparken harcayacağımız zaman belli dolayısıyla vücudun her yerini tomografiyle göremiyoruz. Pet tomografisi bu konuda bize yardımcı oluyor. Mesela miyelomda bir bacağın en uç noktalarında bir kırık olduğunu gösterirken beraberinde boyundaki bir kemik kırığını da gösterebiliyor aynı anda. Genel olarak bu şekilde.


.

Tedavide verilen ilaçlar nasıl seçilir?

Çok geniş yelpazede bir hastalıktan bahsediyoruz. İlk olarak bahsettiğim bu yöntemler ile hastalığın tanısını koyuyoruz. Bu soruya kötü huylu hastalıklardan örnek verelim. Hastalıklarımızı temel olarak ikiye ayıracak olursak bunlar lösemi (kan kanseri), lenfoma (lenf bezesi kanseri) var. ilk önce tanısını koyuyoruz. Lösemilerden bahsedecek olursak eğer lösemileri iki gruba ayırıyoruz. Akut lösemiler ve kronik lösemiler. Akut lösemilerde hastayı saatler içerisinde kaybedebiliriz. Dolayısıyla acil bir şekilde bulguları ortadan kaldırmaya alışırız. İlk tedavi yöntemi kemik iliği naklidir. Hasta kemik iliği nakline gidene kadar tümör yükünden kurtulması gerekir. Tümör yükü var iken kemik iliği nakli uygulanamaz. Uygulansa bile başarısız olur. Bundan dolayı hastalığın tedavisi kemoterapidir. Akut hastalık çok yoğun bir hastalık olduğundan dolayı bizde çok yoğun tedavi uygularız. Hastaların hayatlarını kaybettiği ilk dönemlerde bu yüksek dozla alınan kemoterapi dönemidir. Hastaların yüzde otuzu bunu kaldıramayabilmektedir. Akut dönemde. Bunlar saatler veya günler içerisinde olabiliyor. Eğer remisyon sağlarsak hastada yani hastalık ortadan kalkar bulguları geriler ise buna bağlı olarak hastaya bir tedavi yöntemi belirliyoruz. Kronik lösemilerde ise bir tanesi tamamen tek bir hapla kurtula bilinecek hastalıktır. Eskiden bu lösemiler akut hale geliyordu ve hastalarımızı kaybedebiliyorduk. Artık tek bir hapla tedavi edebiliyoruz. Kronik lösemi denen bir alt grup var. bu alt grupta da hastaların bir kısmını inceliyor bir kısmına da daha düşük dozda kemoterapiler veriyoruz. Özetleyecek olursak prensibimiz şu hastalığın hastalık ne kadar şiddetliyse bizde o kadar şiddetli davranıyoruz, hastalık ne kadar selim seyrediyorsa bizde o kadar selim seyrediyoruz. Hastayı hastalıktan daha hızlı tedavi etmemeye çalışıyoruz.

Kemoterapi uygulama sıklığı ve süresi ne kadardır?

Eğer bir hasta bize akut kan kanseri tanısı ile gelirse biz bu hastaya indiksiyon kemoterapi veriyoruz. Bu kemoterapi işin en zor kısmı ve yaklaşık bir aylık hastanın yatışını gerektiren bir süreçtir. Bu bir ayın sadece bir haftasında sadece kemoterapi almaktadır hasta. Hastanın bir ay yatmasının sebebi de kemoterapiye bağlı hastanın kan değerleri ciddi şekilde düşmektedir. O dönemde bir ay boyunca hastanın düşmüş olan kanını yerine koyuyoruz. Kırmızı ve sarı kanı normal olarak bankadan temin edip veriyoruz. Biz bunları düştükçe hastaya takviye ediyoruz. Beyaz kan içinde beyaz kan düşünce mikrobik hadiseler ortaya çıkıyor hastalar bu bir aylık süre boyunca mikroplarla da mücadele ediyor antibiyotik destekli beyaz kanı yükseltecek bir takım takviyelerle hastayı bir ay boyunca takıp ediyoruz. Birincil kemoterapi genellikle 1 hafta sürüyor ve hasta bir ay kadar kalıyor. Eğer hasta remisyona girerse yani hastalıktan kurtulursa belli bir süre için tekrar etmesin hastalık diye genelde üç ile beş doz daha benzeri bir kemoterapi veriyoruz. Bunlar genelde beş günlük rejim alıyor ve hastalar birer ay yatıyor her tedavide eğer işler yolunda giderse kabaca 7-8 ay içerisinde hasta hastalıktan kurtulabiliyor sadece kemoterapi ile. Bazı hastalarda ise genetik yükü çok ağır olduğundan dolayı arada bir şekilde sessiz bir hastalık dönemi yakalarsa uyumlu vericisi varsa kemik iliği nakli yapıyoruz. Kemik iliği nakli medyada altın kurtuluş olarak bilinen bir tedavi yöntemi fakat maalesef sonuçları o kadar yüz güldürücü değil. Biz hastaların ancak dörtte birini nakle gönderebiliyoruz. Nakle giden hastalarında anca dörtte biri kurtulabiliyor. Kemik iliği nakli alan hastalar tamamen kurtulabiliyor. Bu dörtte birini hastalık nedeniyle kaybediyoruz. Dörtte birinde hastalık tekrar ediyor. Dörtte birinde de kronik gvhd dediğimiz verilmiş olan numune başka birinden alınmış olan numune hastayı yabancı zannederek direk dokularına saldırıyor ve böyle sıkıntılı bir süreç ortaya çıkıyor. Dolayısıyla tam anlamıyla içimize sinecek kurtuluş ancak dört hastadan birine denk geliyor. Hastaların yüzde altmışı nakle gidebilecek hale geliyorlar. Bu hastalardan da ancak dörtte biri kurtulabiliyor. Maalesef rakam çok çok düşük. Kemik iliği naklini ikiye ayırıyoruz. Bunlar otolog ve allojenik nakillerdir. Otolog hastanın kendisinden kendine yapılan nakildir. Bunu genelde lenf bezesi tümörlerinde tercih ediyoruz. Hastanın kemik iliği hücrelerini – 90 derece soğuklukta olan bir hidrojen tankında dondurarak saklıyoruz. Hastaya kemoterapi uygulayıp var olan iliği kurutup aldığımız iliği naklediyoruz. Koldan aldıklarımız naklettiğimiz kemik iliği yuvalarına gidip yerleşiyor ve hasta sağlığına kavuşuyor. Allojenik nakil ise başkasından alınan iliğin başkasına nakli şeklinde gerçekleşiyor. Burada kemik iliği uyan kişiden bunlar kardeş, akraba veya yabancı fark etmiyor vericiden nakli alıp hastaya naklediyoruz. Burada da hastaya yüksek doz kemoterapi veriyoruz tabi. Bu nakledilen ilik yerleşim yararken tümör dokusuna da saldırarak yok ediyor. Tümör dokusunu yabancı gördüğü için saldırıyor. Günümüzde yeni tedavi yöntemleri de var immünoterapiler söz konusu. İmmünoterapi bağışıklık sistemini kullanarak tümörden kurtulma yöntemidir. Buda etkili bir yöntemdir. Aşı ile uygulanabilir. Bir de otobot nakli, özel bir tipi var. Bu tedavi yöntemi yüzümüzü en çok güldüren yöntem. Türkiye ‘de uygulanmıyor henüz fakat gelecek için çok iyi. Şuan deneme aşamasında.


.

Kemoterapilerin yan etkileri nedir ve süresi ne kadar?

Hastaları kurtarmak için hastalık kadar baş belası bir yönteme sarılmış durumdayız aslında. Belki bundan 30-40 sene sonra bu tedavi yöntemlerini beğenmeyeceğiz. Mesela şuan tek bir hapla tedavi ettiğimiz bir hastalığa seneler önce kemoterapi uyguluyorduk. Bunlar arasında belki de on hastadan bir tanesi kurtulabiliyordu ama şimdi on hastadan dokuzunu kurtarabiliyoruz. şuan elimizde başka bir tedavi yöntemi olmadığından dolayı da kalan sağlar bizimdir mantığıyla kemoterapi uyguluyoruz. Kemoterapinin bir çok yan etkisi var bunlardan biri akut yan etkileri. Bu etkiler hepimizin bildiği bulantı, kusma (bunları kontrol altına alabiliyoruz artık), saç dökülmesidir. Kemoterapiye bağlı saç dökülmesi kalıcı bir dökülme değildir. kemoterapi süreci bittikten sonra tekrar çıkmaya başlıyorlar. Çok nadir kalıcı olan durumlar oluyor fakat ben hiç karşılaşmadım. Bunun haricinde her hastaya ait özel yan etkileri olabiliyor. Biz bu durumla karşı karşıya kalmadan önce hastaya kemoterapi vermeden önce tarıyoruz. Mesela kalp, böbrek, karaciğer yetersizliği yetersizliği varsa tedbirimizi önceden alıyoruz. Buna göre tedavi uyguluyoruz. Fakat her şeyi kurallara uygun yapmaya çalışsak da kalp, böbrek, karaciğer yetersizliği gibi durumlarla karşılaşabiliyoruz çünkü kemoterapinin prensibi kabaca şöyle bunlar tek tabanca değiller. Bunlar taramalı tüfek. Kemoterapinin mantığı hücreleri öldürmek. Biz kemoterapiyi verdiğimiz zaman kemoterapi sen dostsun, sen düşmansın demez. Dostu da düşmanı da öldürür. Kemik iliği nakli bundan da beter. Bunun ok daha yoğununu düşünün. Dolayısıyla bütün dokulara zarar verebilirler. Kimisi nöronlara yani sinir hücrelerine zarar verir, sinirlerde uyuşma, kol bacak tutmaması gibi bulgulara neden olurken kimisi kalp yetersizliği gibi bulgular yapar. Bunun haricinde bazı durumlarda alerjik reaksiyonlarla karşı karşıya kalırız. Bu reaksiyonlar o kadar şiddetli tutarlar ki hastayı buna bağlı olarak da kaybedebiliriz. Bunları ön görmek biraz zordur. Bundan dolayı denemeler yapıyoruz. Hastaya çok düşük bir doz verip kaldırıp kaldıramayacağına veya sonuçlarına bakıyoruz. Kısırlık durumu da oluşabilmektedir. Özellikle gen yaşta gelen hastalarımıza bayansa yumurtalık erkekse sperm prezervasyonu yani bunların saklanmasını öneriyoruz. Sonrasında kemoterapi veriyoruz.

Erken teşhisin önemi nedir?

Kan kanserlerinde erken teşhis diye bir şey yoktur. Özellikle akut lösemiler bir anda olur. Mesela bir hastamıza kan taraması yaptığımız da sıkıntı göremiyor iken bir hafta sonra yaptığımızda kan kanseri olduğunu görebiliyoruz. Birden ortaya çıkıyor. Lenf bezesi de keza öyledir. Yani bu hastalıkların hiçbirinin erken teşhis durumu mümkün değildir. ancak çok çok nadir olan familyal lösemi dediğimiz ailesel kan kanserleri var. kuşaklar arasında hep var ise şüphelenip kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Buda çok nadir bir durumdur. Bunun haricinde bizim hiçbir hastalığımızda erken tanı durumu mevzu bahis değildir.


YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır