RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
18-05-2018, Cuma
Jurnal.NET
Jurnal Günlükleri – Bismişah (Kısım 2)
‘Ekim 27, 1643 – brampton bryer, herefordshire
Jonathan Harley, 10 yıl önce Southampton Limanı’nın ve sevgili adasının uzaklaşan görüntüsüne dalgın dalgın bakarken akranlarının aksine öfkeye oldukça yabancı bir gençti. Onu tanımlayan temel kavram dünyaya karşı hissettiği sonsuz iştahtı. Bu iştah keskin zekasıyla birleştiğinde kendisini ilk olarak dil öğrenme konusunda olağanüstü bir yetenek olarak göstermiş, adasında geçer akçe olan diller üzerinde kısa sürede hakimiyet kurunca da denizlerin ve okyanusların ötesindeki yaşamlara karşı aman vermeyen bir meraka dönüşmüştü. Bu merakın ateşini bir yangına döndüren kundakçı ise amcası olmuştu. Büyülü diyarların tuhaf insanları ve akıl sır ermez yaratıkları hakkında anlattığı hikayeler Brampton Bryer’daki sıkıcı hayatının tek heyecanıydı. Ama Jonathan’ın ilgisini özel olarak çeken coğrafyalar, yaratıldıkları halleriyle ormanlarda gezinen vahşilerin el değmemiş dünyaları değil, tarihin ve efsanelerin sisleriyle gizemli, vaat ettiği hazinelerin pırıltısıyla çekici olan doğu diyarlarıydı. Bu yüzden amcasının onu davet ettiği Yeni Dünya fırsatlarına sırtını çevirmiş henüz küçük bir girişim olan Levant Co.’nun kalyonlarından birinde – yine amcasının desteğiyle – bir yer bulmayı tercih etmişti.


Smirna’ya yaptığı yolculuk beklediğinden çok daha zorlu olmuştu. Fransız ve İspanyol donanmalarının oluşturduğu tehditleri arkalarında bırakıp Herkül Sütunlarından Akdeniz’e girdikten sonra rahat bir nefes almaya fırsat bulamayan mürettebat, bu sefer de Cezayir’i mesken tutan Türk korsanlarını yollarına çıkarmasın diye günlerce Tanrı’ya yakarmıştı. Neyse ki kader Jonathan’ın Smirna’ya bir köle olarak değil özgür bir adam olarak varmasına müsaade etti. Doğu ticaretinin asli kalbi olan bu hep güneşli şehirde de geçirdiği iki yıl, yeteneklerini sergilemesine fazlasıyla yetti. Var olan Latince’si üzerine öğrendiği Rumca ile yöreye hakim olan Venedikliler’in konuştuğu tuhaf diyalekti çözmüş yavaştan konuşmaya başladığı Türkçe ile de sadece şirketin değil, İngiliz sefaretinin de dikkatini çekmişti. Hatta Konstantiniyye’ye yeni İngiliz sefiri olarak atanan Sör Sackville Crowe daha sonraki yıllarda başına büyük iş açacak bir huyun ilk işareti olarak alışılmadık bir şekilde Levant Co.’nun iç işlerine karışmış ve Jonathan’ın Konstantiniyye’ye çağırılmasına vesile olmuştu. Sultan Murad devrinin dokuzuncu senesinde bu masal şehre ayak bastığında ise Jonathan Harley’nin başka diyarlar görme isteği hayatının aşkını bulan bir erkeğin diğer kadınlara karşı hissettiği şehvet gibi sönüvermişti. Artık hallerini, huylarını keşfedip afrasına cefasına katlanmak istediği ne başka bir diyar ne de başka bir cazibe kalmıştı.

Milletinin bir nişanesi olan uzun ve kararlı adımlarla Galata Sarayı Hümayun Mektebi’ne doğru yürüdü. Her daim at, katır, eşek ya da sığır pisliği kokan bu yolda bu sefer ferah bir nefesle yürüyebildiği için Tanrı’ya yağdırdığı kar sebebiyle şükretti. Birkaç bahçeli, ev bile denemeyecek, ahşap ve taş yığınlarından çadır misali kulübeyi geçerek mektebin önündeki meydana vardı. Burada İsa Kulesi’nden başlayıp sefarethanelerin önünden ilerleyen dar ve çamurlu yol sona eriyor Beşiktaş tarafına uzanan cılız bir meşe ve kayın ormanı başlıyordu. Yine de Mektep önünde zirve yapan tepe ufak bir patika halinde bu ormanın içindeki hiçbir Müslümanın neden burada inşa edildiğini bilmediği Ağa Camii’ne, birkaç çiftliğe ve bütün dinlerden ölülerin komşu komşu yattığı kabristanlara yol verip Donanma-yı Hümayun’un her kış olduğu gibi şimdi de demirli olduğu masmavi koya, yürüyerek ulaşmayı mümkün kılıyordu.

Jonathan duyduğu bir çıtırtıyla irkildi. Patikanın içinden çıkan bir derviş sırtındaki küfeye doldurmuş olduğu odunların ağırlığına aldırmadan kahverengi cübbesine sarılmış bir halde sakince önünden geçti. Geçerken elini kalbine götürüp, başındaki sikkeyle iyice uzamış boynunu hafifçe eğdi. Jonathan bu selama sol eliyle şapkasının siperliğini usulca tutarak karşılık verdi. Derviş Galata’ya doğru uzaklaşırken bir süre ardından baktı. Uzaktaki tepelerden gelen kurt ulamalarını işittiğinde ise yürümeyi tamamen bıraktı.

Sağ çaprazından İsa Kulesi ve kulenin solundan limana inen surların üzerinden Konstantiniyye’nin siluetini görebiliyordu. Şehir, cami kubbelerini kuşatan pencerelerden sızan kandil ışıkları haricinde derin bir karanlığa gömülmüştü. Ne sarayın esrarengiz harem kulesi ne surların azameti ne kapalı çarşının bin bir kubbesi ne de bir türlü bitmeyen inşaatından dolayı Türkler’in uğursuz saydığı Eminönü’ndeki isimsiz caminin yarım kalmış minareleri görünmekteydi. Sol tarafında ise genelde mektep bahçesine konuşlanmış Galata Ortası’na bağlı Yeniçeri bölüğüne hizmet veren hamamın bacalarından ince bir duman semaya doğru yükselmekteydi. Genelde bahçede asık suratlarıyla gelene gidene bakan ya da talim eyleyen Yeniçeriler ortalıkta gözükmüyordu. Herhalde şehrin ahalisi gibi sıcak bir ateş başında ısınmakla meşguldüler.

Bu son düşünce aklından geçmesiydi belki de içinde iyice harlanan acı ve öfke, bir parçası ormanın ferah havası büyük ölçüde de dervişin samimi sükunetinden dolayı yatışacaktı. Ama Yeniçerilerin hayali dahi bu fırsatın, mart poyrazına yakalanmış ufak bir yelkenli misali buhranlı anılarının fırtınasında yitip gitmesine neden oldu.

‘Dua etmeyi hiçbir zaman sevmediğini biliyorum Jon.’ Yüksek sesle tekrarlamıştı Ned’in inceden sitemli bu satırını. Yine kendi kendine söylenerek, ‘Bismişah, Allah Allah!’ dedi.Böylesine ilgisiz iki cümle arasında, düşünceleri hızla seyahat etmişti. Bu acı yolculuğun odağında ise kendisini Tanrı ile barıştıran ve tekrar dua etmesine vesile olan o kutsal adam vardı; Cyril Lucaris.

Cyril, Jonathan ile tanıştığında uzun ve zelzelelerle dolu bir hayatın son demindeydi. Girit’te o küçücük ciğerlerine doldurduğu ilk nefes, Ortodoks Tanrı’sının izinde çileler çeken bedenini Venedik, Padua, Wittenberg ve Cenevre’ye savurmuştu. Kalvinistler ile tanışıp Tanrı’nın bu şekline yüreği daha bir ısınınca, yaşadığı aydınlanmayı Ortodoks kardeşleriyle de paylaşmak ve Katolik Tanrı’yla olan savaşı daha da yaygınlaştırmak için teolojide yetkinleşip yükselmeyi varoluşunun tek amacı haline getirmişti. Bu hırs ise onu önce İskenderiye sonra da 1620 senesinde Konstantiniyye patrikliği makamına ulaştırmıştı. İlk yılları sakin geçmişti. Gerçek Tanrı’nın suretiyle dolu rüyalarını önceleri kimseyi ürkütmeden Ortodoks doktrinlerinin içine sokmaya çalışmış ancak bu şekilde çok yol kat edemeyince, belki de Martin Luther’in cesaretine duyduğu hayranlıktan, patrikliğinin dokuzuncu yılında ‘İman Bildirgesi’ni yayınlayarak Konstantinopolis’in İsevi Roma’sından kalan son surunda büyük bir gedik açmıştı.Cyril Lucaris, Kalvinist ideallerini açıktan vaaz etmeye başlayınca yer yerinden oynamıştı. Ortodoksların bir kısmı kutsal patriklerinin delirdiğini zannetmiş, bir diğer kısmı ise onun deccal olduğunu iddia etmişti. Pek çok papaz, eğitimleri sırasında korku ve öfkeyle okudukları kafir imparator III. Leon’un barbarlığının kabuslarıyla, canlarından kutsal saydıkları ikonalarını saklamıştı. Biricik azizlerinin tasvirleri önünde dua edemeyen ahali ise günahlarını affedecek bir makamın kalmayacağı korkusuyla öfkelenmiş ve Lucaris hakkında türlü söylenceler uydurmuşlardı. Katolikler Protestanlarla uğraştıklarından, Ortodoksların eskisi gibi kendi işleriyle meşgul olmalarını istemiş, Protestanlar ise büyük acılar çektikleri kutsal savaşlarında yeni bir müttefik yaratma fırsatı için konuya müdahil olmuşlardı. Bütün bu yaygara içinde de Fransız ve Avusturya sefirlerinin baskıları sonucunda Sultan Murad, Lucaris’i 5 kez görevinden azletmiş, İngiliz ve Hollanda sefirlerinin verdiği türlü ticaret imtiyazlarının karşılığı olarak da 6 kez görevine iade etmişti. Jonathan’ın bu kutsal adamla tanışması Cyril’in son patriklik döneminde vuku bulmuştu.

Murad Han’ın tahttaki 14. senesinde Şehzade Hasan için tertip ettiği sünnet düğünü neredeyse bütün bir yaz boyunca sürmüş, sonunda da sıra, ahalinin en büyük alakayı gösterdiği çanak yağmasına gelmişti. At Meydanı’ndaki tılsımların etrafına ve meydanı çevreleyen duvarların yanındaki hasırların üzerine dev kazanlar içinde pilavlar, sığır etleri ve çeşit çeşit çorba yerleştirilmişti. Sultan Ahmet Camii tarafındaki perdelerle süslenmiş ve de gizlenmiş, yüksek ahşap teraslarda saray ve devlet erkanı, onların karşısında da Konstantiniyye’de cemaati bulunan kiliselerin liderleri ve elçiler konuşlanmıştı. Halk, Yeniçeriler ve husumet içinde bulundukları Sipahiler ise meydanının girişi kabul edilen Divan Yolu kısmına dizilmişti. Herkes sabırsızlıkla Sultan’ın teşrif etmesini bekliyordu. Ahali, birazdan kopacak vaveyla içinde daha rahat hareket edebilmek için cübbelerinin eteklerini bacaklarına bağlıyor, tıka basa doldurmayı umut ettikleri midelerinde bir parça daha yer açmak için de bel kuşaklarını gevşetiyorlardı. Yeniçeriler ise her zamanki kırmızı urbalarını tamamlayan deve tüyü renkli keçe börkleri içinde uzun ve heybetliydiler. Bir heykel misali kımıldamadan, karanlık yüzlerle öylece ayakta dikiliyorlardı. Sipahiler, Yeniçerilerin bu kibirli hallerine içerlemiş gibi belki de birkaç ay önce liman bölgesinin haracı sebebi ile kopan büyük kavgada öldürülen arkadaşlarının intikamıyla dolu bir gerginlik içinde kuşaklarından taşan hançerlerin kabzalarıyla oynuyorlardı.

Son zamanlarda şehri esir alan türlü dedikodular vesilesi ile bu sözde eğlencenin önemi bir hayli artmıştı. Sultan Murad’ın yenilgiyi bir türlü kabul etmeyen Safevi Şahı’na, bir kez daha haddini bildirmek için Revan’a sefer düzenleyeceği konuşuluyordu. Ancak bu seferin mümkün olması için Yeniçerilerin rıza gösterip göstermediklerinin anlaşılması gerekiyordu. Eğer Yeniçeriler yağma sırasında çorba kazanlarına kaşık daldırırlarsa, bu sultandan ve kararlarından razı oldukları anlamına gelecek; çorbaya hiç alaka göstermeyip bir parça pilav biraz da et yerlerse, bu da seferi ya da o sırada sultan ne yapmak istiyorsa onu kabul etmediklerini ifade edecekti. Jonathan bu tuhaf diyarın daha da tuhaf adetlerine şaşırmamayı kendisi için bir ilke edinmişti ama sefer kararının Yeniçerilerin ne yiyeceklerine bağlı olduğunu öğrenince, bunun ne manaya geldiğini anlamak için birkaç dakika düşünmekten kendini alamamıştı. Fakat bu tercih sadece Türkler için değil şehirdeki diğer bütün milletler için büyük bir önem arz ediyordu. Eğer bahsi geçen sefer kesinleşirse, Sultan, Rumeli’de bir sorun yaşanmasını istemeyecek, bunun için de Avusturyalılara istedikleri bir şeyi vermek zorunda kalacaktı. Bu da Cyril Lucaris’in kendisi olabilirdi. Hollandalılar o yılın Şubat ayında birdenbire düşen lale fiyatları sebebiyle büyük bir ekonomik krize girmiş ve Sultan’ı ikna edebilecek ticari güçlerini yitirmişlerdi. O yüzden Protestanların çıkarlarını ve Patrik’in kellesini koruma sorumluluğu artık sadece İngilizlerin omuzlarındaydı.

Yaz gününün sıcağı yerini akşamın ferahlığına bırakmak üzereyken saray tarafında bir hareketlilik yaşandı. Paşalar, vezirler, kadılar, içoğlanları, çeşit çeşit renkte köle eğilerek yana açıldı ve aralarından çıkan Murad Han tüm heybetiyle terasın balkonunda dikildi. Onun görünmesiyle beraber meydanı dolduran bütün gürültü sanki ilahi bir emirle kesilmişti. Bütün başlar rüzgarın okşadığı dolu başaklar misali saygıyla öne eğilmişti ve bütün başlar o okşamanın bir anda neye dönüşebileceğinin gayet farkındaydı.

Sultan Murad hiçbir şey söylemeden tahtına yerleşti. Artık her şey yağmanın başlaması için hazırdı. Sultan’ın hemen yanı başında, ayakta duran Sadrazam Bayram Paşa sol kolunu havaya kaldırıp bir süre bekledi. Ahali ve sipahiler gözlerine kestirdikleri kazanlara koşmak için hazır vaziyete geçtiler. Yeniçeriler netameli bir ilgisizlik içinde hareketsiz durmaya devam ediyorlar. Bayram Paşa’nın kolunu indirmesiyle meydanın öbür ucunda bekleyen mehteran bölüğünün tüm boruları ve tabırları hep birden bir yaygara kopardı. İşaretle beraber çoluk çocuk, kadın, erkek bütün ahali kazanlara atıldılar. Meydan kısa sürede birbirini çiğneyen, ittiren, kazanları deviren ve bütün bunların arasında da elleriyle ağızlarını doldurmaya çalışan kalabalığın kaldırdığı toz bulutu ile görünmez oldu. İzleyenler bir yandan ahalinin bu haliyle eğleniyor bir yandan da gerginlikle hala yerlerinde duran Yeniçerilerin ne yapacaklarını merak ediyordu.

Bütün bu gürültü bir süre devam etti. İnsanlar sanki o bir sonraki lokmayı kapamazlarsa öleceklermiş gibi birbirlerini eziyor gerekirse de tekmeliyorlardı. Meydanın ayrı ayrı yerlerinde birkaç kavga dahi çıkmıştı. Akşam ezanının okunması dahi kimsenin umurunda olmamıştı. Ama ezan biter bitmez Yeniçeriler uzun suskunluklarına son verip hep bir ağızdan haykırdılar. ‘Bismişah Allah Allah!’ Bu tok ses meydandaki kargaşanın üzerine Mohaç’taki Sultan Süleyman gibi çöküp herkesin durmasına neden oldu.

Yeniçerilerin önünde, cüssesi ve heybetli bıyıklarıyla konumunu fazlasıyla hak eden Muhzırbaşı Pala Mustafa Ağa, ağır ve emin adımlarla ileri atıldı. Mahiyetindeki 60 er de onunla beraber yürüyor bir yandan da sürekli olarak ‘Bismişah Allah Allah!’ diye bağırıyorlardı. Ahali Musa’nın asasıyla yarılan Kızıldeniz gibi önlerinden kaçıştı. Jonathan, bir temaşa sırasında bu şekilde yürüyebilen bu cehennem kaçkınlarının bir savaş meydanında nasıl hücum edebileceklerine dair aklına üşüşen korkunç fikirleri çabucak kovdu ama vücudunun kısacık bir anlığına ürpermesine mani olamadı.

Pala Mustafa, Sultan’ın önünde el sürülmemiş üç kazanın başına vardığında, meydandaki gerginlik doruğa vardı. Birden bire çıkıp tozu dağıtan bir rüzgarın ve çınarların hışırtısından başka ses yoktu. Mustafa, erleriyle beraber Sultan’ı selamlayıp kolunun altından tahta kaşığını çıkardı. Üç kazanın üstünü kapatan pideleri ağır ağır kaldırdı. Sonra da kaşığı ortadakine daldırdı. Kazanın, çorba kazanı olduğu anlaşılınca meydan eski neşesine tekrar kavuştu. Yeniçeriler hep bir ağızdan ‘hü’ getirince de yağmanın curcunası kaldığı yerden devam etti.

İşte Jonathan tam bu sırada yanında duran yaşlı adamı fark etti. Patriği gördüğü ilk an da buydu. Açıkçası başta, bu kadar gürültüye sebep olan adamın sıradanlığına şaşırmıştı. Cyril seleflerinin aksine makamının bütün gösterişli oyuncaklarından uzak duran bir adamdı. Sadece siyah bir keşiş cübbesi giymiş, boynuna da tahta bir haç geçirmişti. Elinde de kadim zaman Roma imparatorlarının ilahi güçlerini simgeleyen mücevherlerle süslenmiş altın asayı değil, sadece yürümek için kullanıldığı belli olan eğri büğrü, basit sopasını tutuyordu. Ama üzerindekiler ne kadar sade olursa olsun adamın masmavi gözleri insanı hemen etkisi altına alırdı. Bembeyaz saçlarının ve sakallarının içindeki iki gökyüzü gibi engin bakışlara sahip olan bu gözlere yeterince bakan biri, Cyril’in dünyayı bir devin mavi gözü olarak tasvir eden o kocakarı hikayelerindeki dev olduğuna iman edebilirdi.

‘Çorba değil de sanki kanımı içiyorlar.’

Kendisine söylediği ilk şey bu olmuştu. Dalgın ve yılgındı. Jonathan, adamın bu haline üzülmüş ve hiç huyu olmadığı halde; ‘Tanrı’nın dileği olur sayın patrik ve Tanrı bizim yanımızda.’ diye cevap vermişti.

‘Tanrı dünyaya karışmaz evladım, insanlar onu kendi işlerine bulaştırırlar sadece.’ Bunu söyledikten sonra Jonathan’a dönmüş ve sevgiyle gülümsemişti. Jonathan da o andan sonra Cyril’in yanından hiç ayrılmamıştı.

Hasan Hayyam / Jurnal.Net / 18 Mayıs 2018

YAZARIN DİĞER YAZILARI...

İletişim:

E-Posta: hsnhyym@gmail.com

Twitter: @hsnhyym


YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır