RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
19-06-2018, Salı
Jurnal.NET
Jurnal Günlükleri – Bismişah (Kısım 3)
‘Ekim 27, 1643 – brampton bryer, herefordshire
‘Artık sürekli dua ediyorum Ned. Hatta şimdi de dua etmeye gidiyorum.’ Fısıltı halinde çıkan sözcüklerini kapıp götüren sert bir rüzgarı takip ederek Galata’ya doğru yürümeye başladı. Düşüncelere dalmanın, aldığı haberlerin acısını bir parça bastıracağını umut etmişti. Ancak zihni de kalbine uymuş ve onu hatıralarının hep en karanlık olanlarına yönelmişti. Pera bu yalnız adam üzerinde gelecek olan çağlar boyunca çok daha ustalaşacağı bir oyunu oynuyor ve Jonathan’ı kendi sokakları gibi çıkmaz buhranların içinde gitgide daha da kapana kıstırıyordu.

Yürümeye devam etti. Sağ tarafında kalan ilk taş yapı Panayia İsodion Kilisesi’ydi. Patrik ile burayı ziyaret ettikleri bir gün öfkeli papazların 10. Yüzyıldan kalma Meryem Ana ve Çocuk İsa isimli ikonlarının sanki Cyril’i o anda helak etmesini sağlamak için nasıl da bu yaşlı adamın yüzüne doğru tuttuklarını anımsadı. Bu nispeten komik hatıranın etkisiyle gülümseyecekti ki kilise biter bitmez başlayan balık pazarının korkunç kokusuyla yüzünü buruşturdu.


Venedik Baylosu Alvise Contarini’nin, Hollanda Sefarethanesine nazire olsun diye yaptırdığı sarayın inşaatına kadar uzanan bu biçimsiz ahşap tezgahlar labirentinden mürekkep alan, Konstantiniyye’nin belki de en dayanılmaz yeriydi. Gün boyu bin bir çeşit ve büyüklükte balıkların açık havada beklemelerinden kaynaklanan rayihalara, pazarda çalışan sefillerin tezgahlarının kıyısına uluorta getirdikleri hacetlerinin kokuları karışır, boğazdan ve de Altın Boynuz’dan buraya balık taşıyan katır ya da eşeklerin katkılarıyla bu cümbüş özellikle de yaz aylarının nemli günlerinde bütün bölgeyi esir alıp Pera’dan geçen adem evlatlarının durduk yere kusmalarına sebep olurdu. Tezgahların çevrelerinden hiç ayrılmayan martıların kargalarla tutuştukları meydan muharebelerini ise kedi büyüklüğünde fareler ve bu fareleri kovalama gereği dahi duymayan koyun büyüklüğünde kediler ilgisiz gözlerle izlerlerdi. Yine de Jonathan buraya özel bir ilgi duyardı çünkü hiçbir yere benzemez bu topraklarda kendisine ülkesini hatırlatan tek kokuyu burada yakalayabilirdi.


Adımlarının çıkardığı sesle ürken, birkaç martının başlattığı bir çığlıklar zincirini geride bırakarak, Fransız Postanesi sokağının köşesine vardığında daha fazla ilerleyemedi. Biraz aşağıdaki Hollanda Şapeli ve Birlik Kilisesi’nin demir kapısına bakakalmıştı. O anda balık pazarının kokusuyla birazcık ferahlayan kalbi tekrar sıkıştı. Pera, Cyril Lucaris’in son gününü bütün canlılığıyla Jonathan’a tekrar yaşatmaya başladı.

Türklerin Kızık Erik Fırtınası dedikleri sert bir havayla yeni başlayan yazın insanı bezdiren sıcağının kırıldığı bir gündü. Hiçbir girişimleri sonuç vermemişti. Cyril tam da tahmin ettikleri gibi sefer hazırlıklarının bir parçası olarak makamından azledilmişti. Fakat Venedik ve Nemçeri sefirleri bununla da yetinmemiş ve Sultan’ı yumuşak karnından yakaladıklarını hissederek, ‘Patrik’ sorununa nihai bir çözüm getirmek için baskılarını arttırmışlardı. Yaklaşan sonu hisseden Cyril de zaman kazanmak umuduyla Birlik Kilisesi’ne sığınmıştı. Jonathan artık iyice bir baba figürü olarak gördüğü bu bilge adamın yanından bir an dahi olsa ayrılmıyordu. Bütün süreç boyunca sefarethanesinin imkanlarını sonuna kadar zorlamıştı. Sayısız yazışmalar, Hollandalılar ile yapılan toplantılar, sarayın kilit memurları için rüşvetleri ayarlamak amacıyla Levant Co. ve Sör Sackville Crowe’la giriştiği sonuçsuz münakaşalar…

Jonathan, Cyril’e karşı hissettiği sevginin etkisiyle onun davasını kendi mücadelesi haline getirmiş ve bunun sonucunda da kendisini yaşamı boyunca dikkatle dışında tutmaya çalıştığı dini kavgaların kucağında bulmuştu. Dua etmeye de bu şekilde başlamıştı. Patikle beraber, patrik için ve tüm gerçek Hristiyanlar adına… Bu vicdani uyanış, Jonathan’ın hadiselere bakışını da köklü bir şekilde değiştirmişti. Artık temel kaygısı politik makamların elde tutulması değil, Cyril’in vaazlarına ve Hristiyanların vicdanlarına nakşedeceği Tanrı sevgisinin devamlılığıydı. Sultanların uzun tarihleri boyunca hiçbir patriğin kanını dökmemeleri ve bu kuralın bir anane haline gelmiş olması umutlarını güçlü kılan temel sebepti.

Bu yüzden sessizce dua ettikleri sırada gürültülü bir şekilde şapele dalan 7 yeniçeri onu başta paniğe sevk etmemişti. Normal hallerinden daha korkutucu değillerdi. Meselenin ehemmiyeti ile ilgili de özel bir kaygıları da yok gibiydi. Sadece kendilerine verilen emiri bir an önce yerine getirmek sonra da ne yapıyorlarsa o işe dönmek arzusundaydılar.

Jonathan ile hiç ilgilenmeden doğrudan Cyril’e doğru yürüyüp, adamcağızın yaşına ve de mevkiine en ufak bir hürmet göstermeden ellerini ve kollarını sıkıca bağladılar. Şapelden çıkarken olay var diyerek toplanmış ahaliyi sindirmek için ‘Bismişah, Allah Allah!’ diye bağırdılar. Sonra da Venedik Sarayı’na inen dar sokağa yöneldiler. Limana kadar süren yürüyüşlerinde bu narayı her yirmi adımda bir tekrarlıyorlardı. Jonathan korkmuştu fakat Cyril’e duyduğu sevgi ve akıbeti için hissettiği merak/endişe daha ağır basmış ve Yeniçeriler’in bu değerli adamın etrafında kurdukları çemberin hemen dışında onları takip etmişti. Yol boyunca çeşit çeşit milletten ahali toplanmıştı başlarında. Fransız ve Venedikli Katolikler, Yahudi tüccarlar, Rum denizciler, Müslüman hamallar… Yahudiler ve Müslümanlar haricindeki bütün ahali önce meseleyi soruşturuyor sonra da yaşlı adamın sabık patrik Cyril olduğunu anlayınca da kendilerini türlü alay ve hakaretin şehvetine bırakıyorlardı. Sol omuzlarına attıkları sarı yazmalar sayesinde ayırt edilebilen Ermeni sokak sakileri, Murad Han’ın kesin yasaklarına rağmen serden vazgeçmeyi göze almış kararlı sarhoşlara gizli gizli bir tas şarap ya da rakı satıyor, aldıkları hızlı yudumlarla kafaları iyice güzelleşenler de neşelerini, patriğe savurdukları gün yüzü görmemiş küfürlerle iyice parlatıyorlardı. Arada doruğa çıkan gürültü Yeniçeriler’in o tok sesleriyle patlattıkları nara ile yatışıyordu. Top dökümhanesinin, isten yüzleri kapkara olmuş baldırıçıplak topçu neferleri ise cehennem sıcağında çalışmanın işkencesine ara verecek bir mazeret bulmuşlar, Tophane’nin avlusunda toplanıp temaşayı seyre koyulmuşlardı.

‘Bismişah! Allah Allah!’

Cyril bütün bu curcuna içinde Golgotha tepesine tırmanan İsa kadar dingindi. Bazen iyice galeyana gelerek kendisine çürük meyve fırlatan ahaliye, derin düşüncelerini yaramazlıklarıyla bozmuş küçük çocuklara bakan dedeler gibi şöyle bir gülümsemekten başka bir tepki vermiyordu.

Kılıç Ali Paşa Camii’nin yanından Boynuz’a doğru uzanan sahile vardıklarında Boğaz’dan esen serin ve mucizevi bir rüzgar kalabalığın hararetini dindirdi. Yeniçeriler son bir defa daha naralarını savurup, Cyril’i hazır bekleyen bir kayığa bindirdiler. Jonathan’ın içi rahatlamıştı. Demek ki Sultan, patriklerin kutsal kanlarının Konstantiniyye toprağına dökülmemesi hakkındaki ananeye riayet edip, Cyril’i muhtemelen Prinkipos’a sürgüne göndermeye karar vermişti.

İki yeniçeri, kayığı iterek karadan kurtardığında Cyril ayağa kalkıp ahaliye baktı. Bir şey söylemek ister gibi gücünü toplamaya ve hafifçe sallanan kayık üzerinde duruşunu düzeltmeye çalışıyordu. Tam o anda Jonathan’ı gördü. Belli ki yol boyunca Jonathan’ın da kendisine refakat ettiğinin farkında değildi çünkü Jonathan’a bir anlığına uzun zamandır görmediği bir dostuna sevgiyle bakan bir adam gibi bakmıştı. Gözlerini Jonathan’dan ayırmadan usulca konuştu. Birkaç saniye önce söylemek istediklerinden vazgeçmiş gibiydi.

‘Allah derler, şah için öldürürler.’

Sonra bağlı ellerini kaldırarak Jonathan’la vedalaştı. Yüzünü Boğaz’a çevirip, olduğu yere oturdu.

Bu sözlerin, Cyril’in son sözleri olduğunu Jonathan ancak iki gün sonra öğrenebilmişti. Sultan Murad, ananeye saygı gösterip Cyril’in kanını akıtmaktan çekinmiş, bu kendi vicdanı haricinde hiçbir şeyden korkmayan adamı Boğaz’ın ortasındaki bir kadırganın güvertesinde boğdurmakla yetinmişti.

Hırsla geri dönüp Galata Sarayı’na doğru yürümeye başladı. Pera’nın eğlendiği acımasız oyun netice vermiş ve yüreğinde peyda olan öfke tüm benliğini ele geçirmişti. Balık Pazarı’na vardığında Leh Sefareti Sokağına dönüverdi. Yokuş buzlanmıştı ama Jonathan kendini sakınacak durumda değildi. Bir rüzgar gibi Fransız Sarayı’nın önünden geçerken göğüs zırhının üzerine geçirdiği kürklü yeleğe zambak çiçeği işlenmiş bir muhafız irkilerek elini kılıcına attı. Jonathan bu harekete hiç aldırmadan hızla geçip gitti. Sokağın köşesindeki meyhaneden taşan sıcaklık ve gürültüyü de fark etmedi. Pera’yla Boğazkesen’i ayıran dik yokuştan inerken neredeyse yuvarlanıyordu. Yokuşun dibinde gün içinde Pera’ya yük taşımak için hamalların bekleştiği ama o saatte kimseciklerin olmadığı barakanın önünden yürümeye devam etti. Isınmak için Tomtom Kaptan Camii’ne girmek üzere olan ve başındaki bonetasından Yahudi olduğu anlaşılan yaşlı bir adam gördü. Birazcık öfkesinden sıyrılıp kendisinin de üşümüş olduğunu hissedecekti ki Firuz Ağa Hamamı’nın köşesinde karanlığın içinden çıkıp yolunu kesen iki kişi tarafından durduruldu.

Adamlardan bir yaşlı ama dinç diğeri ise genç ve uzun boyluydu. Soğuktan korunmak için ne bulmuşlarsa üstlerine geçirmişler yine de ayaklarındaki neredeyse paramparça olmuş emanet botların önünden fırlayan çıplak parmaklarına bir çare bulamamışlardı. Jonathan bunların kötü havadan dolayı limanda mahsur kalmış bir geminin şehre yabancı tayfalarından ikisi olduğuna karar verdi. Yaşlı olan ağır Marsilya aksanıyla anlaşılması güç bir Fransızca konuşuyordu.

Adam körkütük sarhoştu. Jonathan’ın anladığı kadarıyla en yakın kerhanenin yerini öğrenmeye çalışıyordu. Genç olan ise sessizce arkada durmuş dikkatle Jonathan’ı inceliyordu. Normal bir zamanda bu tip adamlarla zaman kaybetmez, hiç oyalanmadan basar giderdi. Ama nereye gideceği konusunda yaşadığı kararsızlık ve bütün akşam boyunca kalbini iyice yoran acı hatıraların ve endişelerin etkisiyle adamların karşısında öylece kalakalmıştı.

Adam neşeli bir laubalilikle elini omuzuna atınca, Jonathan içinde had safhaya çıkmış öfkenin dürtüsüne yenik düşerek sarhoşu sertçe itti. Adamın yüzü bir anda değişti. Genç olan gözlerini Jonathan’dan ayırmadan diğerine seslendi.

‘Marcel, bu piç bir Protestan.’

Yaşlı olanı gözlerini kısarak Jonathan’a baktı. Geniş tokalı Püriten şapkası, simsiyah sade kıyafetleri ve de boynundan sarkan sade ahşap haçı fark edince Andre’nin haklı olduğunu anladı. Kaşlarını çatarak elini beline attı. Bir yandan da ‘Orospu çocuğu!’ diye bağırmayı ihmal etmedi.

Bundan sonra olanlar en fazla yirmi saniye sürdü. Jonathan, Marcel’in bıçağını çıkartmasına fırsat vermeden sağlam bir yumrukla yaşlı adamı devirdi. Bu sırada elindeki şişle üstüne atılan Andre’nin önünden çekilerek kaval kemiğine sert bir tekme savurdu. Soğuğun da etkisiyle canı oldukça yanan Andre viyaklayarak yuvarlanırken, Marcel belki de tutuştuğu yüzlerce kavganın tecrübesiyle hemen ayağa kalmış ve bu sefer çekmeyi başardığı bıçağıyla Jonathan’a saldırmıştı. Jonathan, Andre’yi devirdiği sırada Arabi hançerini çoktan çıkarmış ama Marcel bu uzun ve çelik ölümü ancak kalbine girdiğinde fark edebilmişti. Ne olduğunu anlamadan dizleri üzerine çöküp kaldı. Jonathan ise hançerini, soktuğu kolaylıkla yaşlı adamın göğsünden kurtardı. Hala yerde kıvranan Andre’nin yanına çöküp bu sefer de onun karnına soktu. Uzun çelik genç adamın bağırsaklarını boydan boya keserken zavallının kulağına eğilip Fransızca fısıldadı.

‘O Protestan piç hepinizi gebertecek.’

Sonra da limana doğru yürüdü. Kılıç Ali Paşa Hamamı’na gitmeye karar vermişti. Andre ve Marcel’den akan sıcacık kanın buharı semaya doğru yükselirken cinayeti gören bir baykuş uğuldadı. Pera, olan bitenden memnun, gülümsedi.

Hasan Hayyam / Jurnal.Net / 19 Haziran 2018

YAZARIN DİĞER YAZILARI...

İletişim:

E-Posta: hsnhyym@gmail.com

Twitter:@hsnhyym


YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır