RSS RSS | ARAMA Jurnal'de ARA
jurnal.net
03-08-2018, Cuma
Jurnal.NET
Jurnal Günlükleri – Bismişah (Kısım 4)
'Ekim 27, 1643 – brampton bryer, herefordshire
Marcel Beaulieu ve Andre Perec’in, Jonathan Harley tarafından öldürülmesinden on dokuz sultan ve on altı belediye başkanı, altı büyük zelzele, üç cehennemi yangın ve bir toplu yağmadan sonra Beyoğlu tarihine ‘hiç gelmeyen’ olarak geçecek bir kışın son günlerindeki bir Çarşamba gecesi, Metin Yörükoğlu, otuzunda olmasına rağmen on dokuz yaşının deliliğiyle yürüyordu. Çorumlu bir ailenin Sivas doğumlu ama Adanalı oğluydu. Öğretmen olan anne ve babası 80 yılının sıcak yazında daha üç aylık olan ağabeyiyle Sivas’a göçmüş sonra da yine başka bir sıcak yaz olan 93 senesinde de Adana’ya göçmek zorunda kalmışlardı. Metin, önceleri bu durumun aile isimlerinden kaynaklı bir kader olduğunu düşünmüştü. Ancak büyüyüp yaşadığı toprakların yazılı olmayan tarihini ve kaidelerini öğrendikçe meselenin özünü bir parça kavrayabilmişti. Yine de Adana sıcağında yıllarca kaynayan kanının etkisi ve Mirza Çelebi Mahallesi’nin sert sokaklarının öğretisi ile bu kadim tarihe ve kaidelere karşı hep asabiyetle asilik eden bir çocuk olarak büyümüştü.

Kanı coşkuyla akmadığı vakitlerde ise oldukça zeki bir adem evladıydı. Zaten bu zekası sayesinde ailesinin tüm maddi imkansızlığına rağmen İTÜ Makineyi dereceyle bitirmiş, kalbur üstü bir şirkette de dikişini tutturup maddi refah yolunda önemli bir yol kat etmişti.

Yakışıklı da sayılırdı Metin. Uzun ve ince vücudunu aysız bir gece kadar siyah saçlar tamamlar, hafif tatar çekiği koyu kahverengi gözleri baktığı kişi de bir kesinlik ve keskinlik duygusu uyandırırdı. Yedi yıllık kız arkadaşı olan Ceyda Rodop’un aşkını da bu zeka ve bakışlarla kazanmıştı.


Metin’in kaidelere karşı olan inadı ne kadar rol oynamıştı bu işte bilinmez ama Ceyda, Metin’i Metin yapan her şeyin tam tersi bir kadındı. Geçen yüzyılın başında İstanbul’a yerleşen muhacir atalarının ayçiçeği sarısı saçlarını ve renkli gözlerini her daim uysal bir ruhla taşırdı. Aynı ataların İstanbul’un çok daha tenha olduğu vakitlerde sahip olduğu, günümüze göre çok daha bol kepçe bulunan fırsatlarını değerlendirmiş olmalarından dolayı müreffeh bir hayata sahip olmuştu. Bu yüzden Metin’le üniversitede beraber olmaya başladıklarında ailesi de çevresi de bu ilişkiye oldukça şaşırmışlardı. Başlarda kendilerine yakıştırdıkları modern mitlerden kaynaklı olarak, açık fikirli bir tavır takınmışlar ama yıllar geçip ilişki ciddileştikçe Metin’in içine doğduğu kimliklere karşı sahip olduklarını dahi bilmedikleri alerjiler gün yüzüne çıkmıştı.

İşin tuhafı bu alerjilerle mücadele etmek zorunda kalan sadece Ceyda değildi. Metin de başta hiç ummadığı bir şekilde kendi ailesinin Ceyda’ya karşı takındığı tavrı pek umursamamıştı. Israrı devam ettikçe, ailesi önce davullardan ve denklikten bahsetmişti. Metin’in bu üstü kapalı reddiyeyi sınıfsal farklar konusundaki hassasiyetler olarak anlama konusundaki inadından bıkınca da Ceyda’nın içine doğduğu kimlikler konusundaki alerjilerini kati bir şekilde ifade etmek zorunda kalmışlardı. Bütün bu sorunlar birikip ilişkilerindeki gerilim arşı alaya varınca Metin her şeyi yoluna koyacak kesin bir çözüm düşünmüştü. Üç gün önce bir tam maaşıyla aldığı pırlanta yüzüğü uzatarak sevdiği kadına evlenelim demişti. Ceyda mutluluk gözyaşlarıyla bu teklifi kabul ettiğinde de hayatı boyunca peşini bir türlü bırakmayan o kaideleri nihai bir şekilde alt ettiğini hissetmişti. Ama bu mutluluk çok uzun sürmedi. Önce haberi verdiği annesi Ceyda’dan vazgeçmediği takdirde hakkını helal etmeyeceğini bir yandan ağlayarak diğer yandan da bağırarak söyledikten sonra telefonu yüzüne kapattı. Babası ise hiçbir aramasına cevap vermedi. Hatta bu konuda desteğini almayı umut ettiği tek insan olan ağabeyi dahi tavrını değiştirmiş, soğuk bir sesle sadece ‘Vazgeç.’ demişti.Ne yapacağını bilemiyordu ama yaşadığı bu üç günlük Araf’ı daha da korkutucu hale getiren Ceyda’nın sessizliğiydi. O mutlu günden sonra kendisiyle hiç konuşamamış, yazdığı mesajlara da herhangi bir karşılık alamamıştı. Sonunda Ceyda aradığında uykusuzluk ve şüpheyle dayak yiyen bedeni iyice yorgun düşmüştü.

İstiklal’deki Şişhane Metrosu’nun çıkışında buluştular. Pek bir şey konuşamadılar çünkü Ceyda’nın ağlamaktan şişmiş gözleri her şeyi fazlasıyla anlatıyordu. Kibarca yüzüğü Metin’e uzattı. Metin’in de artık ısrar edecek gücü kalmamıştı. Hatta kararı onun adına vererek erkeklik gururunu kurtaran bu kadına neredeyse müteşekkirdi. Ama Ceyda arkasını dönüp ağlayarak uzaklaştığında her şeyini kaybetmiş gibi hissetti.

İşte o saatten beri içiyordu. Şuursuz bir şekilde Asmalı Mescit’e dalmış sonra da Jurnal Sokak’ın insanı çağıran cazibesine kapılarak Parantez adında bir bara oturmuştu. Saat akşam 5 sularıydı. Bir bira söyledi. Sonra bir tane daha. Ondan sonra bir tane daha. Bira kesmeyince hiç içemediği bir içki olan viski... O da acı gelince tatlı bir kokteyl.Mekanı işleten ve Asmalı’nın gördüğü en ciddi yüzlü adam olan Özgür Yıldız genç yaşına rağmen Beyoğlu tozunda büyümenin verdiği yetenekle bu müstesna misafirini göz hapsinde tutmayı ihmal etmiyordu. Zaman ilerledikçe mekan doluyor, değişik dertleri ve neşeleri paylaşan birbirinden farklı kimliklere ve hatta pasaportlara sahip olan insanlar İngilizce ve Türkçe’den mürekkep dil tercihlerinde Pera’ya yarenlik ediyorlardı.

Herhangi bir dili kullanmayan tek kişi Metin’di. Ceyda’nın yüzüğü uzattığı anda takılıp kalmıştı sanki. Siparişlerini dahi sadece menüden işaret ederek vermişti. Alkolün zihni ağırlaştıran etkisiyle, duyguları, telef olmuş hayvanlar gibi kıyıya vuruyor, hüznü çaresizliğini, çaresizliği hırsını, hırsı da öfkesini kamçılıyordu. Kim olduğu, ne yaptığı ve bunların neye yaradığı ile ilgili amansız bir kavgaya tutuşmuştu ruhunda. Kah kendini olduğu haliyle tanımlayan bütün isimleri ve yakıştırmaları paramparça etmek istiyor kah bu altından yuvarlanıp gitmiş dünyanın yarattığı uçuruma düşmemek için bu kelimelere sahip olduğu son kaya parçasıymışçasına tutunmaya çalışıyordu… Bütün bu alt üst oluş içinde midesi yanmaya başlamıştı. Sanki Adana’da alıştığı küfürlerin odağında olan bütün bu kargaşanın müsebbibini içinden çıkarmak sonra da günahları için çarmıha germek istiyordu. Sanki kusabilse kalbinde biriken nefreti de bağırarak çıkartabilecekti. Birkaç defa böğürdü. Tanrı’yı ve kusma hissini güç bela içinde tuttu. Ama bu midesinin daha da karışmasına sebep olmaktan başka bir işe yaramadı.

Akrep gecenin ikisine doğru yol alırken, Özgür elinde bir fincan kahve ve pos makinesiyle geldi. Kuru bir sesle, ‘Kapatıyoruz.’ dediğinde Metin sadece zorlukla bulabildiği kredi kartını uzatmakla yetindi. Hesaba bakmamıştı. Tekrar yalnız kaldığında da kahveden bir yudum aldı. İyice allak bullak oldu. Kalkmaya niyetlendi. Bir an dengesini kaybetti. Ayakta kalmayı başarınca kendinden emin gözüktüğünü düşündüğü adımlarla Jurnal Sokak’tan çıkıp sola saptı.

Yürümek, midesindeki kırılgan dengeye hiç de iyi gelmemişti. Sessizliğini ve küfrünü kusma isteği zirveye vardı. Tabelası sürekli değişen ve değişe değişe kaderi bir pavyon olmakta sonlanan ‘Knight Pera’ isimli kulübün önüne varınca artık kendini daha fazla tutamadı. Sağ elini Narmanlı Hanın cillop turuncu boya ile restore edilmiş duvarına dayayarak kustu. Tabelasında at üstünde hücuma kalkmış bir süvari bulunan kulübün önünde bekleyen Diyarbakırlı fedailerden genç olanı Şeyhmuz Yılmaz İstanbul’da geçirdiği üç ayın tedirginliği ve hayatında ilk defa giydiği jilet siyah takımın iki aylık özgüveniyle hamle yapacak gibi oldu ama dayı oğlu Said Arslan dört senelik Aksaray tecrübesiyle ‘Boş kooy!’ diye seslenince vazgeçti. Sadece kortiği gelmiş sigarasını Metin’e fırlatmakla yetindi. Metin omuzuna çarpan sigarayı fark etmedi. Dökülen içinin yarattığı rahatlamayla bir parça ferahlığa kavuşup Sofyalı Sokağı boyunca yürümeye devam etti. Sokağın sonunda Pacific’in önünden geçerken de ikinci kez kustu. Ceyda ile çulsuz öğrencilik vakitlerinde oturup ucuz bira ve 90 kasa, gitar sololu şarkılar içinde el ele tutuştuğu günlerdeki özgüvenini hatırlamıştı. Ama bu sefer yemediği yemeklerin menemen kıvamına gelmiş şekilsiz bulamacını değil bütün hayatı boyunca biriktirdiği hayal kırıklıklarının Adana usulü acılı küfrünü bağırarak çıkardı.

‘Allah’ını…’

İki eliyle başını tutmuş ve yürümeye devam etmişti. Sesi ne kadar gür olsa da sokaktaki kakafoniye tesir edememişti. Pek umurunda da olmamıştı zaten. Yine de Pacific House Bar’ı daha Asmalı’nın esamisi okunmadığı vakitlerden beri yirmi yıldır var eden sahibi İlhami Keskin’in sonsuz kışlar boyu süren çocukluğunda terbiye edilmiş Karslı gözlerinin nazarından kaçamamıştı. İlhami, Metin’in sokaktan çıkıp İstiklal’e dönüşünü sonuna kadar izledikten sonra ‘Hocam!’ diye seslenen Antalya otobüsten yeni düşmüş bir Boğaziçi öğrencisi olan Berk Durmaz’ın havada sallanan sağ eline doğru yöneldi.

Hasan Hayyam / Jurnal.Net / 3 Ağustos 2018

YAZARIN DİĞER YAZILARI...

İletişim:

E-Posta: hsnhyym@gmail.com

Twitter:@hsnhyym


YORUMUNUZ:
Misafir kullanıcı adı ile 500 karakter yazabilirsiniz. 500 karakter hakkınız kaldı.
Yaşam En Çok Okunanlar
ANA SAYFA  |   TÜRKİYE  |   DÜNYA  |   EKONOMİ  |   MEDYA  |   YAŞAM  |   TEKNOLOJİ  |   SPOR  |   ARAŞTIRMA  |   RSS  |   KÜNYE
Copyright © 2000 - 2017 JURNAL.NET, Tüm hakları saklıdır